28 Aralık 2010 Salı

Ben de sizi çok sıkıcı buluyorum!

Yeni bebekleri olmuş anne ve babanın sürekli bebek muhabbeti yaptığından dert yanan ve bunu çok sıkıcı bulduğunu söyleyen kişiler; durumun sizin daha anne babanın halini hatrını sormadan bebekle ilgilenmeye başlamanızdan ve bebeğin ne yaptığı ile ilgi soruları sıralamanızdan kaynaklandığını söylesem...

1 Aralık 2010 Çarşamba

4. Doğumgünü

13 gün sonra blogun 4. yıldönümü...Silkinin ve kendinize gelin biraderler!!!

pirzola@com.tr


ADS Şener Şen ve Olgun Şimşek'i yeni oyun arkadaşları sanıyor. Her şey haftasonu gazete okurken başladı. ADS kanepede sırtüstü yatıyordu, ben de yanında oturarak gazete okuyordum. Birden bizimki kıkırdamaya başladı, neye gülüyor diye gazetenin arkasını bir çevirdim ki, bu ikisi gülüyor diye bizimki de bunlara gülüyor.
Burası bebeğinin gün gün ne yaptığını anlatma blogu olmadığı için hemen konumuzu verdiğimiz bu örnekle ana konumuza bağlıyoruz: bebekler mutluluğu ve gerginliği herkesten iyi hissediyorlar.
Ya şimdi hangimiz gazetede gülen adamlara bakıp güleriz, yazması söylemesi bile komik. Emzirirken veya kucağımdayken evden birine sesimi duyurmak için bile olsa bir bağırıyım anında başlıyor ağlama ama mızırdanma ağlaması değil sanki ona kızmışım gibi. İlk önce gözler faltaşı gibi açılıyor, sonra dudak büzüşüyor, sonra da vıyaaaakkkkkkkk...
Bebekler büyüse ama yetişkin olmasa keşke...

25 Kasım 2010 Perşembe

Bebekler ucakta, otobuste, minibuste niye çığlık atarlar acaba?


Horatio sormuştu yüzkitabında tatilden dönmeden bir gün önce. Yenikapı-Bandırma feribotunda başımıza gelecekleri bilirmişcesine. Ya da o kadar şom ağızlıydı ki, ağlama cinlerini çağırdı.

MOS'un iş değiştiriyor oluşunu da fırsat bilerek bayram tatilinin önceki haftasını da tatil ilan ederek çıktığımız ve şahane geçen -hatta denize bile girdiğim- tatil dönüşünün son etabı olan feribot yolculuğumuz pek şahane geçmedi. Horatio'nun yukarıdaki sorusuna "Konuşmayı bilmedikleri için" diye cevap vermiştim. Eksik söylemişim, hiçbir şey bilmedikleri için olmalıymış cevap.

ADS arıza çıkaracağının sinyallerini sabah kalktığımızda, çeşitli molalarda, toplamda da yaklaşık 8 saat falan neredeyse hiç emmeyerek vermişti aslında. Arabada sürekli uyuyordu ben de her molada uyandığında hah şimdi acıkmıştır, hazır durmuşken emzireyim de yol kenarına çekip emzirmek zorunda kalmayalım diye habire dayadım memeyi ağzına. Yok paşam emmedi de emmedi. Ben şiştikçe şiştim. Neyse dedim feribotta rahat rahat emziririm artık. Nereden bileyim feribot feribot değil adeta bir sirk. Babasıyla dövüşen çocuklar, 4 köşede bangır bangır bağıran dört televizyon (denizi izlemek varken feribotta kim niye televizyon izler?), cep telefonundaki oyunu beceremeyip habire telefonu bizim masaya fırlatan bir 3 yaş, ay ne tatlı maşallah diye sevmeye çalışan binbir surat...vs vs.Bir de üstüne habire memeyi ağzına dayayan bir anne ve bu çocuk niye emmiyor, hasta mı oldu ne oldu diyen bir baba. Ben olsam ben de ağlarım ama işte yetişkin olduk ya toplum içinde yapılmaması gereken şeyleri öğrendik. Ama bebekler öyle değil, bir şu saydıklarımın hepsi onlar için yeni şeyler, bilmedikleri şeyler, bu kadar çok uyaranı işlemeye beyinleri hazırlıklı değil, iki toplum içinde nasıl davranılması gerektiğini bilmiyorlar. Dolayısıyla ağlıyorlar.
ADS de inmeye yarım saat kala tüm bu saydıklarım fazla geldiği ve bir de uykusu geldiği halde uyuyamadığı (bak bu uyku meselesi bence bebeklerde en ciddi mesele ayrı bir yazı hatta blog olur) için etinden et kopartırcasına ağlamaya başladı. Ben kucağımda bir o yana bir bu yana sallanmaya başladım, voltalar attım, tatlı tatlı konuştum, kafasını okşadım, yok susmadı da susmadı. Etraftakiler bize ayıplayarak bakıyor, annem bana da ver biraz diyor, MOS sustursana diyor, benim memeler şişmiş de şişmiş, mastit olmama çeyrek kalmış arkamı bir döndüm hiç tanımadığımız bir "teyze" açmış kollarını ADS'yi versem alacak "Gazı var onun gazı" diyor. Bu kafayla toplum falan dinlemedim "Offf bi çekilin ya" diye bağırmışım. Yüzebileceğimizi bilsem camdan aşağı atlayasım var ADS ile birlikte. Biz arkamızı dönünce ADS de annesini rezil edercesine gark etmesin mi, "teyze"de haklı olmanın verdiği gururla "Hah bak işte gazı varmış" demiş ve saçlarını savurarak yerine dönmüş. İlahi teyze gazı olsa bile hangi anne ağlamaktan morarmış bebeğini hiç tanımadığı birine verir, bu ne cüret bu ne celal. Uyuzum toplumdaki teyzegillere.
Bekara karı boşamak kolay dönemimdeyken ağlayan ve susturulamayan bebeklere ve ailelerine ben de uyuz olurdum, ama şimdi biliyorum ki bebekler sonra da çocuklar ağlar, sonra susarlar. Bu arada ADS ağlarken bana ters ters bakan feribot ahalisinden birinin de aklına niye dördünün de sesi sonuna dek açık televizyonlarının sesini kıstırmak gelmemiştir acaba?

5 Ekim 2010 Salı

Kayıplar Bulundu!



Horatio ve Herbert nerde, bıktık senin annelik yazılarından diyen hayranları için müjde. Pazar günü Bebek sahilinden Rumelihisarına koşarken yakaladım onları. Yandaki fotoğrafta kanıtı. ADS+MOS+anane+ben yürüyüşe çıkmıştık, iki adet tanıdık koşan adam gördük. Biri USA'den yeni dönmüş kilo vermiş, diğeri ise cuma-cumartesi taksimde sahne alacakmış gibi saçlarını uzatmış, yeni işi dolayısıyla karşıda çok sevdiğimiz bir semte taşınmış falan filan...Artık detayları kendileri yazsın. Yaz sezonu bitti, dizilerin bile yeni sezonları başladı bunlar da tık yok.

Benim halen anne olduğuma inanamayan Horatio'ya sevgilisi için "Arkadaşın nerde?" diye sorunca artık anne olduğuma inandı sanırım. O da bana evde bütün gün ne yaptığımı sordu, eee bebek bakıyorum dedim. Bir daha sordu, eee bebek bakıyorum dedim. Hayır ondan başka dedi:), televizyon mu izliyorsun, kitap mı okuyorsun. Şu anda ilginç bir şekilde uyuyor mesela ben de bu yazıyı yazıyorum. Ama genelde gerçekten 7/24 bebek bakıyorum. Çok nadir gündüz uyuduğu zamanlar olursa veya ananesinin baktığı zamanlar ben de azcık internet+azcık TV+azcık dergi+azıcık diğer annelerle telefonlaşma+bol bol uyku yapmaya çalışıyorum. En güzeli dışarı çıkarmak, çünkü arabasındayken hep uyuyor. Ama henüz şu dışarıda emzirme olayına ısınamadığım için 3 saatten fazla dışarıda kalamıyoruz. Neyse benim bebekli hayatımın hikayeleri bu blog için kısır kalmaya başladı, biraz da siz anlatın bakalım gezdiğiniz gördüğünüz yerleri. Ben şimdi gideyim Ezelin dünkü bölümünü izleyeyim bebecik uyanmadan...

27 Eylül 2010 Pazartesi

Diğer Anneler ve Ben

Blogu erkek egemenliğinden çıkartıp kendi egemenliğime sokmak için anne olmam gerekiyormuş da haberim yokmuş.Evet blog son 50 yazımla gayet feminen bir hal alınca bizimkiler ve hayranları kaybolmuş, ben kendim yazar kendim okur olmuşum. Olsun bunları unutmamak gerek o yüzden yazıyorum zaten (mesela ilk 1 ayı nasıl geçirdik hayal meyal hatırlıyorum), hem blog yazmak da bir nevi kendi kendini tatmin etmek değil miydi zaten?
İnsan anne olunca bekar veya çocuksuz arkadaşlarından daha çok yeni anne olmuş insanlarla görüşmek ister derlerdi de ne alaka derdim. Dediğimi de yuttum. Çok doğruymuş aynı his bende de oldu. Ama çocuğum için değil, kendim için. Bir kere düzensiz hayatınızı, çocuğa bağımlı hayatınızı, bir yere geç kalmanızı, gittiğiniz yerden erken kalkmanızı, sabah 10da buluşabilmeyi anlayabiliyorlar. En büyük derdinizin 3 gündür kaka yapamamış bebek olmasını anlayabiliyorlar, size aval aval bakacağınız vizyondaki son filmlerden bahsetmiyorlar. Hele bir de bebekleri sizinkinden bir kaç ay önce doğduysa yeme de yanında yat. Her şey hakkında her şeyi öğrenebiliyorsunuz. En iyi mama sandalyesi, en iyi yoğurt makinesi, ne zaman gece uyanmadan uyunur, hangi doktor nasıldır...vs vs.
Ama öyle her yeni anne olmaz. Bu ihtiyacımı doyurmak için bilmeden tamamen içgüdesel olarak anne bloglarını takip ediyordum hamileliğimde, bir de bir tane e-mail grubuna üye olmuştum. Aman Allahım ne mailler ne yazılar. Yazılar sadece bebeğim bugün şunu yaptı, bugün bunu dedi, hepsi de aynı, çünkü her bebek aşağı yukarı aynı şeyleri yapıyor. E-maillerde ise zannedersin annelik hep sorun hep sorun hiç güzel bir yanı yok. Okudukça darlandım, okudukça onların sorunları benim ya yaşanırsa sorunum oldu, boğulmak üzereyken derhal uzaklaştım. Böyle yerlerin zaten sorun yazıp akıl danışmak için kullanıldığını, zaten sorunsuz olan şeyleri "AMAN NAZAR DEĞMESİN" mantığıyla hep kendine saklandığını anlamam uzun sürmedi.
Elbette sorunlar var ve gerçekten ilk 15 gün-1 ay bir bebeğin varlığına alışmak zor oluyor, derdini anlamak zor oluyor. Sadece deliksiz uyumak istiyor insan. Hatta zaman zaman günlerin getirdiği kümülatif bir yorgunluğun altında kalınca lohusa cinleri geri gelebiliyor (misal dün akşamüstü). Ama bunları komik bir dille okumayı, dinlemeyi daha çok seviyorum ben. Mesela henüz ilk ayında olduklarından fazla vakit ayırıp da yazamayan hafiyenin miniğiyle(!) yaşadığı maceraları yazmasını dört gözle bekliyorum. Bir gazetede köşesi de olan Damla'dan önce hamileliğin annelikten daha güzel olduğunu yazan bir yer okumamıştım. Kimse annelik sarsaklığından ve sakarlığından bahsetmiyor mesela, sanırsın herkes süperanne bir sen salak anne. Sıralamanın (bebeklerin tutuna tutuna adım atmasıymış) ne demek olduğunu bilmeyen, yemeklerini annesinin yaptığı halde halen tek çocukla yorgunluktan ve baby bluestan dem vuran benle dalga geçen ve her geçen ay ile birlikte bebekli hayatın daha güzel olduğunu ispatlayan semtimizin en tatlı ikizlerinin annesi Gönül'le olmaktan çok mutlu oluyorum. Ayşeninikizleri'nin annesinin "İmdat!Yeni anneyim'"deki ilk yazılarını dönüp dönüp okuyorum. Çünkü gerçekten başta İmdat diyesi oluyor insanın...
Bebekle ilgili şeyler tüm kitaplar da yazıyor zaten, bana annelik halleri gerek. Örneğin bu gevşeyen karın kasları eski haline nasıl döner? 2 ay sonra dümdüz olmayacak belki ama bari 6 ay sonra nasıl olur onu anlatsın biri.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Burdan Ayy siz bunu çok fena kucağa alıştırmışsınız

diyen herkese kaygılarımı sunuyorum. Bu lafın üzerine "0-3 aylık bir bebeği kucağa almayıp da ne yapacağımı bana söyler misiniz?" diyorum kimilerine. Tabi apışıp kalıyorlar, çünkü cevabı bebeği yattığı yerde ağlatmak falan. Ama sonra çok zorlanırsın evladım falan filan diye geveliyorlar, zorlanacaksam da ben zorlanacağım sana ne. Maksat moral bozmak olsun. Hem neden kucağa alınca kucağa alıştırmak oluyor da mesela emzirmek çok normal bir şey gibi geliyor. Neden kimse memeye alıştırmışsın demiyor, ben de bundan sonra siz de altını başkasının değiştirmesine alıştırmışsınız diyeceğim. Bebeklerin nasıl emzirilmeye altının değiştirilmeye ihtiyacı varsa kucağa da ihtiyacı var bunda anlamayacak ne var. Bana çok canice geliyor kucağa alışmasın diye bebekleri ağlatmak, bebekmiş ağlarmış tamam da, sen de annesin susturacaksın. Doğurmadan önce düşünecektin. Hem ne farkı var ayakta sallamaktan veya çarşafın içinde sallamaktan. En azından annesinin kucağında, çarşafın içinde değil.
Bunun gibi binlerce koca teyze hurafesi var ama en gıcık olduğum bu...

10 Eylül 2010 Cuma

Fotoğraf Önemlidir

Fotoğraf benim için önemlidir çünkü hayatımın gerçekten özel ve güzel bir günüydü diyeceğim bir kaç gün vardır ve bu günleri de fotoğraflarla unutulmaz kılmak isterim çünkü onlara bakınca tekrar o günkü duyguları hissedebileyim isterim. Düğün fotoğrafları aceleye geldi, laga luga oldu amatör mekan fotoğrafçısının fotoğraflarına kaldık. Neyse bir iki tane fotoğrafımız oldu gene de. Ama dedim doğumu şansa bırakamam. MOS ben çekerim ne gerek var fotoğrafçıya falan dediyse de bir kulağımdan girdi bir kulağımdan çıktı. Ben başıma geleceği bilirim elimi tutmaya bile zar zor girdi o an gelip çatınca.
Eski yazılarımı sildim ama bilenler bilir ben MOS'u çektiği fotoğraflarına bakınca sevmiştim. Bir insanın çektiği fotoğraflar kendiyle ilgili çok şey anlatıyor bence. Çektiği bir fotoğraf varsa yeni tanıdığım birinin onu anlamak için onlara bakıyorum ben. İlla profesyonel olması gerekmez çekenin, çektiği kare benim bahsetmek istediğim. Neleri nasıl görmüş, insanlara nasıl bakıyor ben bunu görürüm çekilen fotoğraflarda. Ne kadar içlerine girdiği, onlarla ne kadar samimi olduğu hemen belli olur. Çok arabesk olacak belki ama içinin güzelliği gözüne yansır bence.
Doğum fotoğrafçısı ararken de hepsinin fotoğraflarına baktım durdum. Kimi işinde ilkti belki ama hep aynı 5 kareyi çekmişti. Kimine soru soruyordum detay vermeden acayip parasını söylüyordu. Neyse ki Çisereni buldum ve budur dedim. Çektiği fotoğraflar, sitesi, blogu, bizle iletişimi tam istediğim gibiydi. O gün gelince de yanılmadığımı anladım. İlk bir ay her sıkıntılandığımda, nedeni belirsiz darlanmalar yaşadığımda da çektiği fotoğraflara bakıp rahatladım, bir oh çektim. İyi ki onu bulmuşum da hayatımın en güzel gününü unutulmaz kılmış.

6 Eylül 2010 Pazartesi

V

Bebek görmeye gelen ziyaretçiler benim için ikiye ayrılıyor: Çocuğu olanlar ve çocuğu olmayanlar. Sonra çocuğu olanları da kendi içinde ikiye ayırıyorum: Yaşadıklarını unutmuş numarası yapıp size kitaplardan okuduklarını öğüt verenler ve yaşadıklarını unutmayıp size moral veren gerçekçiler.

Çocuğu olmayanlar, bebeğin en tatlı olduğu uyuduğu zamanı görüp aman da ne tatlı pek şeker diye sevip neden kamyon çarpmış gibi olduğunuza pek bir anlam veremezler. Hatta bazıları o kadar gaza gelir ki ellerinde olsa oracıkta bir tane doğuracaklardır. Onlara “misafir ol gel bana” şarkısını armağan edesim var. Bunların bazıları da şehir efsanesi kıvamındaki hikayeleriyle ortamı şenlendirirler. Birinin çocuğu gece kendi kendine uyanıp biberonundan süt içermiş de (iyi de bunu kaç yaşında yapmış),bilmemkimgiller 3 günlükken dışarı çıkmışlarmış da (3 günlükken babam da çıkar paso uyuyor, gel de gazın tavan yaptığı 43 günlükken çık), öbürlerinin çocuğu ilk günden kendi odasında uyumuş da... Bunlara en güzel cevabı MOS verdi: “Bizimki de kitabı eline alıyor, okuya okuya uykuya dalıyor, pek rahatız pek.”

Çocuğu olup da yaşadıklarını unutmuş numarası yapanlar ise sanki çok kolaymış gibi onu yapma bunu yapma,kucağa alıştırma,yanında yatırma,her istediğinde meme verme,hijyen manyağı olma,yatağında kendi kendine uyumaya alıştır,bir rutini olsun şekerim,banyodan sonra masaj yap rahat uyusun vıdı vıdı...Kitap bebeği olsa (kitap gibi bebeği olan var mıdır onu da çok merak ediyorum) tamam, zaten bu söylediklerin kitaplarda da yazıyor. Ben gerçek hayattan örnekler duymak istiyorum. Tüm bebeklerin bazen çok güzel uyuduğunu, bazen hiç uyumayıp çıldırttığını; buna neyin sebep olduğunun kimse tarafından çözülemediğini duymak istiyorum. Bu günlerin geçeceğini ve derdini anlayacağım günlerin daha güzel olacağını duymak istiyorum. İşe yaramayacak olsa bile gaz için rezene çayı içtim ben hep,biz 2 aylıkken tatile gittik ama delilikmiş burnumuzdan geldi,kimseyi hiç bir şey için kınamamak lazımmış biz de gün geldi ayağımızda bile salladık,ben Kılıçdaroğlu’nun seçildiğini 1 ay sonra öğrendim diyebilenleri daha sahici buluyorum, onları daha çok seviyorum. Belki şu andaki teslimiyetçi ruhuma daha iyi geldiği için olabilir. Daha ilk aydan ikinci çocuğu da istiyorum diyenler belki doğru da olsa bir türlü samimi gelmiyor bana,ilk 15 gün hayatımın sona erdiğini düşündüm diyenleri daha çok seviyorum.

24 Ağustos 2010 Salı

İlk Bir Ayda Neler Öğrendik

İstersen dünyadaki tüm bebek bakımı kitaplarını oku, bütün kurslara git gene de neyi nasıl yapacağını bebek bakarken öğreniyorsun. Bebek seni istediği gibi yönlendiriyor. Yok öyle, rutin oturtun bebek ne olduğunu bilsin, anlasın falan. O neyi ne zaman yapmak isterse o, isterse emerken uyuyakalır, isterse sen tam uyudu sanıp yatağına koyup yiyeceğin şahane pirzolaların hayalini kurduğun anda geri uyanır. İlk bir ayın ana fikri de budur.
Ha detay isteyenler, devamını okuyun:
Temel ihtiyaçlar üç tane: Yemek, çiş-kaka yapabilmek ve beraberinde altı temiz olacak ve uyumak.
Bizimki yemek ihtiyacını anneden emerek anne sütü ile gideriyor. Diğer mama, biberondan emme konuları hakkında bir bilgim yok malesef.
1.İlk ayda emerken bir bağ kurulduğu falan yokmuş. O yüzden ben de 2 hafta sonra duvarları ve yeşil ormanları izlemekten sıkıldım, emzirirken alt yazılı, sesi kısık TV izlemeye veya gazete, kitap okumaya başladım. Tamam sana bakıyor emerken de, onun tek derdi karnını doyurmak, ne bağı kursun seninle el kadar yavrucak.
2.Öyle 3 saatte bir emmek diye bir düzen de yokmuş. İstediği zaman, bazen 15 dakikada bir, bazen yarım saat emer, bazen 5 dakikada doyar, bazen uyuyana kadar emer, bazen 4 saat emmez. O yüzden ona güvenip de sütü bekletmek yok. Şişkinlik olunca hemen sağmak lazım. (aman o sağmak da ne moktan bir iş, sırf sağmamak için işe geç gitmeyi düşünüyorum) Ama murphy kanunu ben sağıyorum o uyanıp gene emmek istiyor.
3.Hızlı hızlı emecem diye genzine süt kaçıyor dikkatli olup hemen bebeği doğrultmak gerek. Fazla da panik olmamak gerek o zaten nefes alamayınca memeyi bırakıp öksürmeye başlıyor.1 aylık da olsa kimse yemeği nefese tercih etmiyormuş.
4.İlk haftalarda öyle çok kaka yapıyorlar ki, sanırsın ishal oldu. Biz sandık valla ve hastanenin bebek bakım odasını aradık ağlamaklı. Hemşire muhtemelen 500.000. kez aynı açıklamasını yaptı, onlar öyledir diye. Günde 7-8 hatta 10 falan normalmiş...hardalımsı
5.Altını açtığının % 75'inde üstüne işiyor veya kaka yapmaya devam ediyor, % 25'inde de temiz beze 2 dakika sonra kakasının devamını yapıyor. Bol bol bez almak gerekiyormuş.
6.Doğduğunun beşinci günü kontrole gittiğimiz sünnet eden doktor bizi 15 dakika bekletti diye, adamın üzerine işedi. O an annemle adamın suratına suratına kahkahalar attık biraz ayıp oldu ama hakketti sünnetçi de.
7.Başta kakaları çok sesli yapıyorlar, gittikçe sesler azalıyor. Kaka yapmadı sanıp uzun süre aynı bezle tutmamak gerekiyormuş, ciddi ağlama sebebi.
8.Her an uyuyabilir. İstediği kadar uyuyabilir.Gündüz uyumazsa gece uyur,gece uyumazsa gündüz uyur diye bir şey de yok.Bazen ikisinde de uyumayabiliyor. Bazen saatlerce uyuyabiliyor. O anların kıymetini bilmek lazım. Mesela aşı uyuturmuş. Bilseydim geçen cumartesi gezmeye giderdik.
9.Uykuda garip sesler çıkartabiliyor, mıyıklıyor, geriniyor, hemen ağlıyor diye paniğe kapılıp kucağa almamak gerekiyormuş.Uyanmayacağı varsa da uyanıyor işte o zaman. En fazla sırtına bir iki pış pış o kadar.
10.Bazen tek uyumak istediği yer annesinin kucağı oluyor, bazen yatağı, bazen salondaki kanepe, sinyallerini iyi anlamak gerek. Anne kucağı tek uyuyacağı yerken yatağa koymak her şeyi baştan başlatıyor ki pek can sıkıcı. İlk günlerde kucağımda uyuyunca, yaşasın uyudu diye yatağa koymak için can atan ben şimdi kucağımda uyusun da izleyeyim diye can atıyorum.
(Sanırım ilk çocuktan hemen sonra ikinci çocuğu isteyenler de böyle bir bunama yaşıyorlar çektikleri tüm eziyetleri unutup ikinciye hamile kalıyorlar. Ne garip yaratıklarız....)
11.Kendimizi de unutmadan, ilk zamanlarda anneye gelen "Sadece ben bakmalıyım, en iyi ben bakarım..."duyguları biraz bayatmış ve anneyi yorup depresyona sürüklemekten başka bir şey yapmıyormuş. Evde ne kadar çok "gerçek" yardımcı insan o kadar büyük şans. O yüzden az da olsa bir dışarı çıkmak, en kötü markete gitmek bile insanı düzeltiyormuş. Uçaklarda dedikleri gibi önce kendi maskenizi sonra çocuğunuzunkini takınız.

19 Ağustos 2010 Perşembe

dizi dizi diziler hasta olan iniler

taze düşmüş dizilerden iki örnek:


Sherlock: Çok şahane olmuş. Öyle böyle değil baya baya şahane. Coupling'in yaratıcısı modern zamanlara uyarlamış Holmes ve Watson'un hikayesini. Her bölümde Holmes'un kitaplarından birinin güncellenmişi var, yaklaşık 1,5 saat sürüyor ve şimdilik 3 tane var. Hikaye çok akıcı uyarlama harika. "Watson kesin Sherlock'a veriyodur abi" geyiğine güzel göndermeler var. Olmuş demiş miydim?


Rubicon: Bu şey böyle. Nasıl anlatsam. Hani arkadaş ortamında çok gelecek vaadeden bi adam vardır. Alır yürür bu herif dersin de böyle başarılı olayazmaktadır sürekli ama hala kopamamaktadır bi yandan da. Öyle bi tat bırakıyor. Amerikan Hükümetinin şifreleri komplo teorilerini falan çözen gizli biriminde çalışan egzantirik bir adamı anlatıyor. Böyle bilmeceler bulmacalar dil üstünde kaydırmacalar. Yani hikaye iyi gibi, umut da vaadediyor. Ama yani sanki tuzu mu az olmuş domatesi mi bayatmış böyle bi dilin kenarında eksik bi şey bırakıyor. Ama olacak gibi, daha erken. İzlenmeli.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Baby Blues diye bir şey varmış kimse bana dememiş

Hiç hissettirmeden başlıyor. Doğurmadan 1-2 hafta kadar önce. İşe gitmeyi bırakmışım, yeni evimize yerleşme hazırlıklarını tamamlıyoruz. Hava da serin mi serin, hamileliğim süper geçti darısı anneliğime duaları arasında bir sabah uyandım ki, finallere çok az kalmış ve ben daha hiç bir konuya çalışmamışım gibi hissediyorum.
Daha bebek nasıl tutulur onu bile bilemiyorum, bir de faydası olur belki diye üye olduğum emzirme konulu bir gruptaki kadınların e-mailleri iyice moralimi bozuyor, emziremezsemi hiç aklına getirmemiş ben birden paniklere kapılıyorum. What to Expect The First Year kitabını okumaya çalışıyorum ama hiçbir şey aklımda kalmıyor. Annem yaparken öğrenirsin, halen kitap mı okuyorsun diyor. Derken 3 hafta geçiyor ve bir bakıyoruz o gün geliyor.
Epidural sezeryanla ilgili hiçbir şey okumayıp izlemeyerek ne kadar iyi bir şey yaptığımı anlıyorum Cuma saat 10da. Beni ameliyathaneye götürenler de, epidurali yapanlar da, doktorum da, hasta bakıcılar da herkes ama herkes yaptığı işlemleri bana anlatıyor. Sanki ben yeni doğmuş bir bebeğim ve bu dünyaya alışma aşamasında bana yapılanları bilirsem daha mutlu olacakmışım gibi.
Sonra belden aşağım uyuşuyor ve MOS yanıma geliyor. O geldikten 10 dakika sonra 9 aydır beraber yaşadığım oğlumu ve plesantamı benden alıyorlar. Alıyorlar da sanki çöpe mi atıyorlar, plesantayı evet ama ADS'yi kucağıma veriyorlar. En mutlu anımız...
Ama işte ne oluyorsa ondan sonra başlıyor, ilk gece bunu ben mi içimde taşıdım ve doğurdum. Bu benim mi, ne kadar da güzel, aman ona bir şey olursa demekten, kaşını gözünü burnunu incelemekten gözüme uyku girmiyor. Teyzem uyu artık diyor, hemşire o uyurken uyuyun yarın bu kadar çok uyumayacak diyor. Aman olmuyor ilk gece bir dakika bile uyuyamıyorum.
Ertesi akşam denilenler oluyor, kendini halen ana rahminin sıcaklığında hissetmek isteyen yenidoğan benden ayrılmıyor. Emiyor, uyuyakalıyor, yatağına koyuyorsun uyanıyor. Kucağımda uyuyor, yatağına alıyorsun ağlıyor. Bebek odası imdadımıza yetişiyor da bir iki saat uyuyorum ama sersem gibiyim. 2. gece de sabahı buluyor. Bu sefer de bir şey olsun da bir gece daha kalalım hissi basıyor. Hem burda her şeyi onlar yapıyor, eve gidince nasıl olur ki paniği başlıyor. Ama nafile, doktorum geliyor sizi taburcu edelim artık diyor.
Akşamüstü evimize varıyoruz, ADS araba koltuğunda pek mutlu mutlu uyuyor. Eve varınca koltuğunu salona koyuyoruz, ona bakınca başlıyorum ağlamaya.
-Neden ağlıyorsun?
-Bilmiyorum...
-Nasıl bilmiyorsun.
-Bilmiyorum işte elimde değil.
İki hafta sürecek repliklerin ilki eve geldiğimiz ilk gün başlıyor.
Aşağı inme üşütürsün diyorlar, sinir oluyorum ağlıyorum. İki gün aynı odada oturuyorum, sıkıntıdan ağlıyorum. Tam uyutuyorum, ah benim güzel oğlum diye sevmeye geliyorlar, ADS uyanıyor, ben ağlıyorum, uyandıranlara gıcık oluyorum. Bu niye ikide bir kaka yapıyor diyor babası, ağlıyorum. Sana benziyor diyorlar, ağlıyorum. Saat 5 oluyor, ağlıyorum. Teyzemle kuzenim 1. haftanın sonunda eve dönüyorlar, ağlıyorum. MOS 2 hafta sonra işe başlayacak diye, ağlıyorum. Annem yemek yapmaktan yoruluyor diye ağlıyorum. Altını değiştirirken üzerime işiyor, ağlıyorum. Tam yemeğe oturuyorum, uyanıp ağlıyor, ben de ağlıyorum. Bir gece çok uyuyor, az emiyor, göğüsler şişiyor, sütler akıyor, ağlıyorum. Süt sağmam gerekiyormuş, ağlıyorum. Bir gece çok emiyor, az uyuyor, ben uykusuz kalıyorum, ağlıyorum. Ben gazını çıkaramıyorum, annem çıkarıyor, ben niye yapamadım diye ağlıyorum. Uyurken çok şeker oluyor, ağlıyorum. Kimseyle konuşmak istemiyorum, çünkü millet hayırlı olsun dedikçe ağlayasım geliyor. Telefonları zaten açamıyorum ama sonra da kimseyi geri aramıyorum. MOS sevinçle tebrikleri kabul ediyor, ben ağlıyorum. Fotoğraflarına bakıyorum, ağlıyorum. Zırta pırta ağlıyorum.
Elif Şafak'ın daha evli bile değilken alıp okuduğum ve hiçbir anlam veremediğim Siyah Süt kitabını kütüphaneden bulup tekrar okuyorum. Baby blues kısmı aynı ben...What to Expect kitaplarıma bakıyorum, evet orda da anlatmış. Sebepsiz her şeye ağlama hali, değişen ruh halleri, etrafla sürekli tartışma, anksiyete, eleştirilere aşırı duyarlılık ... vs. vs. Ama işte ben biliyordum, çalışmadığım yerden soru geleceğini biliyordum.
Bir de üstüne üstlük hamileliğimde ADS'de bulunan sorun devam ediyor çıkıyor, iyice ağlıyorum. Ne zaman ki, tetkiklerin sonuçları temiz çıkıyor ve biz her şeyi güçlü ve dayanıklı oğlumun az ağlaması sayesinde hallediyoruz, baby blues beni terkediyor. Belki 2 haftalık süresi doldu diye, belki ben farkına vardığım için, belki sağlıklı olmanın verdiği sevinçle gidiyor ama gidiyor.
Baby blues depresyon demek değilmiş, halk dilindeki lohusalık olsa gerek. Hormonların alt üst olmasından olurmuş. Eğer 2-4 haftadan fazla sürerse postpartum depresyona dönüşmüş demekmiş. İşte bu yüzden lohusa yalnız bırakılmaz lafı çok doğruymuş. Yanımda soğukkanlılığı ile teyzem, süper yemekleri ile annem, bana tatlılar yapan kuzenim ve benim tüm hormon seviye değişikliklerime tahammül eden ve beni ne kadar iyi bir anne olduğum konusunda motive eden MOS olmasaydı baby blues geldiği gibi gitmeyebilirdi.
İyiki oğlan doğurmuşum...

6 Ağustos 2010 Cuma

Peki Peki Anladık Her Şeyi Sen Bilirsin

Malum her annenin çocuğu ile maceralarını anlattığı bir blogu var. Benim burayı öyle bir bloga çevirmeye niyetim olmadığı gibi bunun için ayrı bir blog yapmaya da hiç niyetim yok. Ancak bu bloglardan bazılarını, biraz komik gelmekle birlikte ne var ne yok diye, ADS uyuduğu zamanlarda ben de uykuya dalmadan önce iPhone'dan takip ediyorum.
Bu aralar hararetle sezeryan ve normal doğum tartışmaları dönüyor. Bir grupta da emzirme konuları.
Nedense bana hep güçlükleri olan yolu seçenlerin kendilerini çok ulvi olduklarını cümle aleme duyurma ihtiyaçları ve o yolun en iyisi olduğunu diğerlerine dayatmaya çalışmaları, diğer bütün yollara da çaktırmadan da olsa "tu kaka" demeleri çok komik ve acınası gelmiştir. O tip insanlardan uzak durmaya çalışırım hep. Mesela vejeteryanların çoğu böyledir, et yiyenlere adeta katil muamelesi yaparlar lafları ve bakışlarıyla. Hayvanları deli gibi sevenler ve elindekini avucundakini onlara yatıranların bazılarında da vardır bu üstten bakış. Tamam ben de hayvanlara zarar verelim, onları dışlayalım demiyorum ama yemek yerken etrafımda kedilerden veya sürekli bir köpek tarafından yalanmaktan hoşlanmıyorum. Cani miyim yani şimdi ben?
Bu hor görme normal doğuran kadınlarda da var işte, sezeryan ile doğuranları hakir görme, tüh normal doğuramadın mı, hay aksi, oysa ki bebek için sezeryan çok zararlı, en iyisi normaliydiiiii...
Ya da emzirmek istemeyenlere karşı olan tavırlar: Emzirmemek mi, biberon mu? Oh mon dieu, 9 ay ben bunu hayal ettim, sen nasıl olur da emziremezsin. Çocuğunun bağışıklık sistemi gelişemeyecek. Vajinal doğum çok zor, çok korkutucu olabiliyor kimi insanlar için ne var bunda veya emzirmek zor geliyor olabiliyor. Bunları anlamamak neden bu kadar zor, anlamaya çalışmak da ne kadar gereksiz. Tersine ikna etme çabaları ne kadar sığ. Sanki onun çocuğunu doğuruyor, sanki onun çocuklarını emzirmiyor...
Oysa bu hayatta, değil mi ki her şeyin her bir insan için olabilirliği var, o yüzden her insanın başına gelen her şey normal bence. Konuşulan ve yazılanların gerisi boş laftan, kendisinin nasıl da doğru bir hayat yaşadığının mastürbasyonunu yapmaktan başka bir şey değil. Herkes nasıl mutlu olacaksa öyle yapmalı ve bundan dolayı da hor görülüp kınanmamalı.
Özellikle de bence dünyanın en zor işi olan çocuğunu yetiştirirken.
ADS acıktı emzirmeye gidiyorum ohhh ne kadar müthişşşşşş....

2 Ağustos 2010 Pazartesi

o neydi


seyirciler salondan dayak yemiş gibi çıkıyorsa büyük ihtimalle iyi bir filmdir o..

26 Temmuz 2010 Pazartesi

adı gibi güçlü


Sonunda beklenen gün geldi, ADS blogumuzu şenlendirdi. Afacan da sağlıklı melon da. Tahtalara vuralım pek de uslu bir hali var. Melonlar da tam teşekküllü hazırlanmış herşey yerli yerindeydi.

Hep gülsün hep ışıldasın, bir fark yaratsın. Mutluluklar, ona da genç çiftimize de :)

Not: biberonlu şekerler çok güzeldi dayanamadım yedim.

el secreto de sus ojos

"How do you manage to live an empty life, how do you live a life full of nothing?"

Sadece stadyum sahnesi için bile izlemeye değer. İyi film bekleyen taraflarımın pasını aldı. Boşa harcanan hayat boşa mı harcanmıştır hakkaten?

"söyle en azından konuşsun benimle"..

26 Mayıs 2010 Çarşamba

20 Mayıs 2010 Perşembe

hayat kısa

when i get sad, i stop being sad, and be awesome instead

11 Mayıs 2010 Salı

26 Nisan 2010 Pazartesi

Güneşin Oğlu



"Fikriyi Öldür, Hamiyeti Öldürmesinler"

6 Nisan 2010 Salı

30 Mart 2010 Salı

Böyle gollerimi açaydım iki yana, gitme diyeydim

Onu ilk gördüğümde belinden yukarısı çıplaktı ve soğuk bir metal plakaya yaslanmıştı. O zamanlar metal plakanın soğuk olduğunu daha bilmiyordum. Beyaz önlüklü adam metalin diğer tarafında bir şeyleri kurcalıyordu. "Derin bir nefes al ve tut" dedi. "Tamam, giyinebilirsiniz."

"Merhaba" dedi "ben Herbert". Merhaba siz de mi? Evet evet ben de. Hastaneye gittiniz mi? Yok daha gitmedim, siz? Ben yarın gidicem Numune'ye.

Üstümü çıkardım, gittim yapıştım metal plakaya. 2003'ün Temmuz ayıydı.

Ankara'da yaşayan efendi bir çocuktu. Görev yerlerimiz açıklandığında verilen zarftan Ankara çıkmasına şaşırmadı. Tüm Ankara'da yaşayanlar gibi, üniversiteyi de işi de eşi de Ankara'da bulmak isteyenlerdendi.

Beni İzmir'e verdiler.

2006'da geçici görevle İstanbul'a geldi. Sevdi bu şehri, tekrar Ankara'ya dönmek istemedi. Ben o sırada görevden ayrılıp İstanbul'da tek başıma yaşamaya başlamıştım.

Kuzeni vardı, öğrenci. Onunla aynı evde kaldılar bir süre. Mahalleyi çok sevdi ama arabasını park edemedi. Kuzeni çok sevdi ama evi beğenmedi. Ben tek başıma yaşamaktan sıkıldım.

Beraber ev tutmaya karar verdik. Mahalle mahalle, apartman apartman gezdik. Tüm ihtiyaçlarımıza cevap veren bir ev kiraladık. 2007'nin Ekim ayıydı.

Eve bol bol eşya aldık.

Evde yemeye başlayınca kilo aldık.

Buzdolabının kapağını sökemedik.

Evde iki bekar herif olmanın tadını çıkardık.

Temizlikçiye vileda sapı aldık.

Bir süre sonra Ikea mobilyalarımız pörtlemeye başladı.

Bir ara Herbert yalnız kaldı.

Sonunda kendi evini aramaya karar verdi.

Ve bulduğu zaman gitti. Beni burada tek başıma bıraktı.

Kapım her zaman açık tabii ki ama ne demişler:
You can't go home again.

boşuna süper demiyorlar

29 Mart 2010 Pazartesi

aleykümess

Merhaba Herbert,

Sharon Molders seni Facebook'ta arkadaşı olarak ekledi. Facebook'ta arkadaş olabilmeniz için Sharon'u tanıdığını onaylaman gerekiyor.








Sharon, "SELAMUNALEYKÜM." diyor.



Hem sharon hem müslüman, daha ne isterim ki??

19 Mart 2010 Cuma

biliyordum bugünün geleceğini, veriyorum istifayı


From: Mrs Elizabeth Hassan
Sent: Thu, March 18, 2010 3:11:03 PM
Subject: hello

hello.

I hope that this e-mail has reached you in the right frame of Mind.

I am Mrs. Elizabeth Hassan, I am suffering from a cancerous ailment. When my late husband was alive he deposited the sum of Ј10.8 Million Great Britain Pounds Sterling which were derived from his vast estates and investment in capital market with his bank here in UK.

I have decided to donate this fund to you and want you to use this gift which comes from my husbands effort to fund the up keep of widows, widowers, orphans, destitute, the down- trodden, physically challenged children, barren-women and persons who prove to be genuinely handicapped financially.

Please contact me on this email: mrselizah1@live.co.uk for further
information.

Sincerely,
Mrs. E. Hassan.

to do list

* Ev bulma yazısı yaz

* Taşınma yazısı yaz

* Özlem'e Barcelona yazısı yaz

* Beyaz eşya mobilya yazısı yaz

* "Escape from Ikea"-The Nightmare Did Not End yazısı yaz

uçan spagetti canavarının inayetiyle olacak hepsi olacak..

15 Mart 2010 Pazartesi

10 Mart 2010 Çarşamba

Dün Gece Sen Uyurken İsmini Fısıldadım

Çok sevgili bir büyüğümüz bir gün bana şöyle demişti: "Sen sen ol doğuma bir hafta kalaya kadar çocuğunun ismini kimseyle paylaşma, hatta mümkünse doğurduktan sonra paylaş." Ne kadar haklı olduğunu şimdi anlıyorum.
Bizim çocuğun kız olacağı bekleniyordu, neye göre kime göre bilemiyorum ama herkes sanki ultrasonda kız çıkmış da ben erkek doğurmuşum gibi ilk cinsiyet belirlendiğinde erkek olduğuna pek bir şaşırdı. Annem hariç, sadece onun içine erkek doğuyordu. Ben ise hiçbir şey hissetmiyordum, ama diğer herkes kız diyordu.
Suratım kız suratıymış da, ben de kız doğuracak tip varmış da (çirkinleşmişsin demenin kibarcası işte) annemin ve teyzelerimin hep kızı varmış da...gibi gibi bir sürü mesnetsiz şeye kendilerini inandırmışlar, gerçekleşmeyince de üzüldüler. Anlamadım gitti.
Neyse bu kız olacak, kesin kız sallamaları arasında ister istemez bir dolu kız ismi geldi aklımıza tabi, ama erkek ismi 1 veya 2 tane onlar da iç güveysinden hallice. Erkek ismi zor işte.
Herkes de soruyor, eee ne koyacaksınız, ben bilsem, bir bilsem ama bilsem de söylemem valla.
İçinde Türkçe karakter olmasınmış, unisex olmasınmış (hanım bey demesek bu da bir sorun olmayacak aslında), iki ismi olsun beğendiğini seçsinmiş (ya ikisini de beğenmezse, beğenmediği bir isim olacağını iki isim olacak).
Bir kere herkesin söylediğin isimde tanıdığı bir O... çocuğu kesin var. Herkesin sevdiği ve şanslı olduğuna inandığı bir Y'si var ve hepsi de bunları belirterek yorum yapmaya bayılıyor. Serkan'lar çok sorumsuz oluyormuş da Murat'lar çok şanslı olurmuş da, Savaş'lar sevilmezmiş de...Bıdı bıdı bıdı...
Sonra isim buldun diyelim, anlamı da çok önemli, mesela ben çocuk olayı ortada yokken anlamının kırbaç olduğunu öğrenene kadar Berke ismini çok severdim.
MOS da takmış çocukla okula başlayınca dalga geçmesinler düzgün isim koyalım. Hepsi boşa ne koysan dalga geçecekler veya bir kimlik yapıştıracaklar. Ali koysan Alevi ismi diyecekler, Baran koysan Kürt ismi diyecekler, Murat koysan koyuyum da tur at diye dalga geçecekler.
Bir de moda isimler var. 10 yıl sonra aynı sınıfta binlerce Ege, Kuzey, Rüzgar veya Ezel olacak mesela.
İşten bir arkadaşımın adı aslında X'miş ama amcası Y olsun istiyormuş. Babasının işi çıkmış nüfusa gidememiş, amcası gitmiş nüfus cüzdanını çıkartmaya ve çocuğun ismini Y yazdırmış. Ailesi de ne yapsın çocuk okula başladığında sorun olmasın diye çok istedikleri halde X diyememişler, Y olmuş çocuğun adı.
Aklıma bir isim geldi ama MOS dışında kimseye söylemedim, o da ağzından kaçırmazsa ve koymaya karar verirsek gerçekten kimseye söylemeyeceğim.

5 Mart 2010 Cuma

Kitaplarım ve Ben

Herb şu anda Barcelona'da fink attığından ve giderken bir de horhor'u internetsiz kapı dışarı koyduğundan, kim olduğu unutulan TGM de yıllardır buraya uğramadığından blog biraz başı boş kalmış. Yayınlanmayı bekleyen yorumlar, güncellenmemiş yazılar...

Ben de nereye varacağı belli olmayan ve her izlediğim bölümden sonra eeee niye izledik ki şimdi dememe sebep olan Lost'un son sezonunun son bölümüne yan gözle bakarken bloga biraz ilgi göstereyim dedim.

Öğrencilik iyi para kazandıran bir meslek olsa ben kesin öğrenci olurdum ömür boyu. Hamileliğin en iyi yanlarından biri de bu oldu. Öğrenciliğe geri dönmüş gibi oldum.

Emre Altuğ yeni anne olan eşi için "Hamileyken bir üniversite bitirmiş kadar kitap okudu." demiş. Bunu duyan MOS benim karım kadar kimse okuyamaz yorumunu yapıştırdı hemen. Zaten habire yastıkların altından çıkan, koltuğa oturduğunda totosuna batan kitaplardan şikayetçi, sadece hamilelik kitapları değil, daha şimdiden çeşitli çocuk yetiştirme kitapları okuduğuma da kızıyor. Kolejlere hazırlık kitaplarına başlasaymışım da anca kendim hatırlarmışım onları çocuğu çalıştırıncaya dek.


Oysa okuduğum ana kitaplar her hamilenin okuduğu kitaplardan farklı değil:

1. Bebeğiniz Beklerken Sizi Neler Bekler? (What to Expect when you are expecting?): Hamileler için bir klasik. Adı üstünde 9 ay boyunca ne gibi durumlarla karşılacağınızı anlatan ve nelerin normal nelerin doktorun aranması gerektiği durumlar olduğunu anlatan bir kitap. Ben kendim Türkçesini alınca, bir arkadaşım da İngilizcesini hediye edince iki tane olmuş olabilir ama sınavlardan önce de tekrar yapardım ben, pekiştirmenin kime ne zararı var allahaşkınıza.

2. The Mother of all Pregnancy Books: 1. kitap kadar olmasa da yine de faydalı ve daha detaylı tıbbi bilgiler içeren kitabım. mom-to-be'de çok ucuza görünce aldım ne yapayım?

3. Anneee!Anne Oluyorum: Okuduğum en komik, en duygusal, en gerçekçi, en samimi hamilelik günlüğü kitabı. Ayşe Aydın hafta hafta yaşadığı hamilelik belirtilerini roman gibi öyle güzel anlatmış ki, bir yandan bir an önce okuyup bitirmeyelim diye hızlıca okuma isteğiyle bir yandan da hayır yavaş yavaş her hafta içinde bulunduğum haftayı okumalıyım duygularıyla çeliştim durdum. Şu anda kitabı 5 kere falan okumuşumdur herhalde. Yazarı Ayşe Aydın'ın ikizlerinin ilk yıllarını anlattığı kitabını ben doğurmadan çıkarmasını diliyorum.

4. Hamilelik, Doğum ve Bebek Bakım Kitabı: Bebek hemşiresi Ayşe Öner'in kitabı. Bunda da hamilelik egzersizleri, bebek odası hazırlığı, bebek masajı, bebek bakımı, ilk yardım...gibi bir sürü konu var. Ayşe Öner'in kursu da var, oraya da gitmek istiyorum ama henüz fırsat bulamadım. MOS'un da benle gelmesi gerektiğini söyleyecek oldum da demediğini bırakmadı. "Annelerimiz kursa mı gitmiş, bebeğin kursu mu olurmuş." Ben de "Sen gelmezsen babası nerde diye soranlara babası belli değil, sperm bankasından hamile kaldım derim" dedim de en azından kendisiyle ilgili olan derslere katılmaya razı olur gibi yaptı.

5. Sabiha Paktuna Keskin'in tüm kitapları: Bu doktoru ilk önce bir şirket toplantısında tanıdım ve hayran kaldım. Öyle işkembeden sallayan doktorlarla alakası yok. Kadın sunumuna kendi evinde yaşadığı ve aslında anne-babalara çocuklarınıza yapmayın dediği şeyleri yaparken yakalandığı bir videosunu koymuştu. Bundan iyi örnek mi olur.
Takip ettiğim internet siteleri, bloglar ve diğer kitaplar ise tamamen çerezler...

28 Şubat 2010 Pazar

New York'a gidecek olsam...


The Jane'de kalirdim.


Hudson nehri kiyisindaki "fancy" otelin tren kompartimani gibi tasarlanmis ufak odalari Mart ayi boyunca geceligi 69 dolardan gidiyormus.


Ayrintilar: thejanenyc.com
Saolasin nasyonel ceografik blogu...

26 Şubat 2010 Cuma

Sinir Olduklarım

1."Ooo bebiş nasıl?" diyerek karnıma elleyenler, hatta pat pat vuranlar. Ellemeden soramıyor musunuz, elleyince ne oluyor, sevimli mi oluyor yooo bence hiç olmuyor. İçinde sevimli bir bebek olabilir de ellediğin benim karnım. Sadece kocam elleyebilir yazılı t-shirt bulursam hemen alacağım.
2.Beni görür görmez karnıma gözünü dike dike bakanlar, hani ne kadar büyümüş hesabı. Sürekli de bol kıyafetler giyilmiyor ki...
3.Halen hamileliğin haftalık takip edildiğini öğrenemeyip "Kaç aylık?" diye soran kadınlar. (erkekler bilemeyebilir, onlar sorabilir)
4."Kaç aylık?" sorusuna haftalık ölçümde cevap vermeme rağmen bunu illa da aya çevirenler. (bunun için cinsiyet ayrımı yapamayacağım)
Kardeşim 16 hafta 4 ay demek değil işte, her ayda 4 hafta mı oluyor her zaman. O zaman bir yılda 52 hafta değil 48 hafta olurdu değil mi?
5.Öpüşmeyi oldum olası sevmem zaten. Şimdi hele hiç öpüşesim yok. Öpüşmüyorum diye garip garip bakanlar var ama. Ne olacak benle öpüşünce, merhaba naber de geç işte...Öpüşmek de neyin nesi, ne saçma bir hareket. Öpüşmeyi engellemek için biraz hasta gibiyim diye bahane uydurmam bile gerekti kimi zaman, o zaman kaçar adım uzaklaştılar çok şükür.
6.Bizimki ikiz değil ama ikiz bekleyenlere özellikle de biri kız biri erkekse tüpten şüphelenip "Tüp mü?" diye soramayıp "Aaaa ailede var mı?" diye soran kadınlar. Tüpse tüp değilse değil, size ne ki?

17 Şubat 2010 Çarşamba

Kovaladıkça kaçan ateş böceğim misin?


Dünyadaki tüm kadınların içine hangi vakit kelebek kaçmıştır ki hepsi din, dil, ırk gözetmeksizin sözleşmiş gibi bebeklerinin ilk hareketlerini "kelebeğin kanat çırpması"na benzetirler.

12 Şubat 2010 Cuma

Ust kat komsumuz feat. Amy Winehouse

Amy Winehouse'un kocasina/sevgilisine "Sen de erkek misin?" diye bagiran ust kat komsumuzdan ilham alacagini nereden bilebilirdim?

Iyi haftasonlari!

Amy Winehouse - Stronger than me (Sen de erkek misin?)


Amy Winehouse - Stronger Than Me

You should be stronger than me
You been here seven years longer than me
Don't you know you supposed to be the man?
Not pale in comparison to who you think I am
You always wanna talk it through
I don't care
I always have to comfort you
When I'm there
But that's what I need you to do
Stroke my hair

I've forgotten all of young love's joy
Feel like a lady, but you my lady boy

You should be stronger than me
But instead you're longer than frozen turkey
Why'd you always put me in control?
All I need is for my man to live up to his role
You always wanna talk it through
I'm O.K
I always have to comfort you
Everyday
But that's what I need you to do
Are you gay?

9 Şubat 2010 Salı

On behalf of melontheroad

Yazarımız kendi hamilelik günlüğünü yazdığı için blog yazılarına bir süreliğine ara vermiştir. Her an geri dönebilir bu süre zarfında blogdan atılmaması rica olunur. Atılırsa bu blogun başına geleceklerden sorumlu değildir.
Assistant of melontheroad

belki



belki beklediğimiz kadar sıçmaz shayamalan avatar'ın içine, belli mi olur. inşallah safi aksiyon yapmaz ama. bak yine happening geldi aklıma içim buruldu, yok yok bıraksın bu herif mundar edecek avatarı.

7 Şubat 2010 Pazar

Chili's Etiler


Aslen Amerikanmis bu abiler (ben hic duymadim, zaten bizim kulturumuzde yok), oyle margaritalar, kafam kadar burgerler, fajitalar (read: fahita-lar) filan yapiyolar. Nispetiye Caddesinde bi Boyner Beaute vardi, onun yerine acilmislar. Ne zamandir onunden gecerken iceriyi merak ederidik. Herbert agabeyin davetine icap edince kismet oldu.
Etiler bolgesinde, Amerikan isimli olmasindan dolayi, tikicanlarin cuzdanindaki degersiz 50-100 tl'lik banknotlarin pesinde bir yer olacagi on yargisiyla gittim. Sirf "biz deaaa chilisde margarita ictiaaaak" demek icin, margarita mi bulasik suyu mu oldugu belli olmayan bir ickiye 30 kaadi odeyip rahatlayan bunyelere iyi gelir diye dusundum. 3kusur ucret aldigi halde g.tu fena halde kalkik garsonlarla doludur, menudeki allengirli bir ifadeyi okuyamayinca "kesadiya kon keso" diye posta koyarlar zannettim. Ama yanilan ben oldum.
Bu tarz Meksika-Amerika restoranlarindan beklendigi gibi porsiyonlar devasa, lezzet parmak yedirtesi. Sinirsiz cips ve sinirsiz mesrubat gibi ulkemizde esine pek rastlanmayan seyler var menude (niye olmadigini anlamak guc degil), sinirsiz dedigim su, 1 tanesinin parasini oduyorsun, digerleri bedava. Garsonlar surekli etrafimizda pir donuyor, ultra guler yuzlu ve bir denileni bir daha soyletmiyorlar.
Fiyatlara gelince... Benim yedigim devasa cizburger 19 tl idi, sinirsiz kola 7,5. Masada margarita icildi, iki bardak cikan shakerda ismarlanan presidente margarita 26tl. Bu tarz bi yer icin uygun.
Biz haftaici oradaydik ve pek musteri yoktu iceride. O kadar asci, barmen, garson calistiran ve Nispetiye caddesi uzerinde bu kadar buyuk bir yer kiralamis olan Chili's bana kendini ceviremiyormus gibi geldi. Umarim yatirimcilari belli bir sure daha dayanirlar da mekan tutar ve Trofolo'nun Batan Project'lerine bir yenisi daha eklenmez.

4 Şubat 2010 Perşembe

Kabusa donen yolculuklar

Doktor -sagolsun- iki uc keredir cepten haber vermek suretiyle izlettirdi bana bu programlari. Nasyonel Ceografik kanalinda yayinlanan Kabusa Donen Yolculuklar serileri (Busted in... ) Sali gunu aksam dokuzda yayinlaniyor. Efendim bu programlarda ecnebi ulkelere gezmeye giden insanlarin baslarina gelen turlu turlu belalar anlatiliyor. Kimi Bali'ye hashas sokmaktan tutuklanip 11 sene hapiste yatiyor, kimini Filipinler'de asiri dinci gerillalar kacirip iskence ediyorlar, kimini Kolombiya'da gozaltina... Neyse, bak yine sinirim bozuldu, her seferinde de izlemeyeyim diyorum, yine de dayanamayip izliyorum. Ya insan seyahat etmekten vazgecer yemin ederim bunlari seyrettikce.
Baska bir arkadasimiz da Ucak Kazasi Raporu'nun hastasi, o da onlari seyrettirme gayreti icinde. Gecen izledigim bolumde 7.000 metre yukseklik pilot kokpitten disari firladi lan! Ucaga da bindirmeyecekler o olacak.
Oeehhh!

2 Şubat 2010 Salı

taze kan


Efendim çalsın davullar, duymayan kalmasın blogger aleminde yeni olduğu kadar komik, komik olduğu kadar yeni bir arkadaş var: olamaz mı sanki!

Ankara Krav Maga Salonu

Birisi bizim bloga Gugli'de Ankara Krav Maga Salonu diye aratarak ulaşmış. Üşenmedim ben de aynı aramayı yaptım, ve blogun arama sonuçlarının ilk sayfasında çıktığını dehşetle öğrendim. Krav Maga neymiş arkadaş ben hiç duymadım diyerek önce bahis mevzusunun ne olduğunu anlamaya çalıştım. Bir çeşit dövüş tekniği imiş, İsrailliler icat etmiş.
Bildiğim kadarıyla bizim dörtlü arasında bu tarz işlere bulaşmış bir mafya üyesi yok. Öyleyse neymiş diyerek araştırmamı derinleştirdim. Sonunda Krav Maga'nın ekibin sadist ve psikopat bir üyesinin ufacık masum bir sineğe duyduğu öfkesinin dizginlenememiş hali olduğu sonucuna ulaştım. Nefret dolu yazı ve yazarın çıplak fotoğrafları için tıklayın.

1 Şubat 2010 Pazartesi

31 Ocak 2010 Pazar

Darius Vassell

Ankaragücü'nün futbolcularından Dairus Vassell'in blogunu 3 hafta önce Newsweek'ten öğrenip takibe almıştım. Eğer futbol ağırlıklı bir blog olsaydı bugün lafını bile etmezdim, ancak Vassell beklediğim gibi Türkiye'ye uyum sürecini, başına gelen enteresan olayları anlatıyor. Bir yabancının, üstelik bir futbol oyuncusunun gözünden ülkeyi seyretmek güzel. Üstelik Darius oldukça samimi.





Ok folks i know, i look rough.. My beard is getting out of hand... I tried to sms message my hairdresser but my instructions in Turkish were obviously never going to cut it (pardon the pun) lol
I wrote -Husam, Vassell. Haydi lutfen. tiras eden elektriksel Makas. Sakal choc uzun....
It was meant to translate - Husam its Vassell, come please? bring electric shavers, my beard is too long...
At least im trying though..


Ben beğendim, hadi siz de beğenin:

26 Ocak 2010 Salı

Takdir-i Ilahi

Orta Amerika, Karayipler ve Guney Amerika ulkelerinin bilebildigimiz tarihleri asagi yukari asagidaki gibidir. Yerli toplumlar bu topraklarda kendi medeniyet seviyelerinde yasarlarken 1400'lerin sonunda Avrupalilar gelir, altin, gumus ne varsa memleketlerine goturur, yerli halki kole olarak calismaya zorlar, direneni oldurur, direnmeyeni calistirarak oldurur, is gucu yetersiz kaldigidinda Afrika'dan adam yigar. 1800'lere kadar cark boyle doner, Avrupa'daki bir takim gelismeler sonucu bu topraklar uzerindeki askeri baski zayiflayinca isyanlar baslar her biri tek tek bagimsizligini kazanir. Sonucta, dogal kaynaklarini yitirmis, nufus yapisi darmadagin olmus hepsi birbirinin benzeri kendine bakmaktan aciz ulkeler meydana cikar.
Avrupalilardan once bu topraklardaki insanlarin dini inanislari cok tanriliydi. Kesif (ya da isgal) ile birlikte Hiristiyanlik ve Afrika dinleri inanis sisteminin icine girdi. Efendiler tum koleleri Hiristiyan olmaya zorluyorlardi ama Afrikadan getirilenler kendi tanrilarina Hiristiyan isimler vererek gizliden gizliye kendi dinleri surduyorlardi. Nasil ki toplum yapisi Amerikan yerlileri, Avrupalilar ve Afrikalilar karisimi ise (her ulkede bu karisimin icindeki oranlar farkli), dini inanis da ona gore sekillenmis.
Bu kadar ansiklopedik bilgiyi niye verdim? Bugun Penguen'de Kaan Sezyum'un kosesinden haberini aldigim, internetten orijinaline ulastigim ve tekrar tekrar okumama ragmen ana fikrini "Haiti'de deprem oldu cunku Musluman degillerdi" diye ozetlemekten kendimi alamadimi bir yazi nedeniyle. Ben okudum sinirim bozuldu, merak ediyorsaniz buyrun siz de okuyun.
Not: Yaziyi yazdiktan sonra ne kadar gereksiz bir yazi yazdigimi farkettim. Deli sacmasi bir kose yazisi bu kadar ciddiye alinmamali...

25 Ocak 2010 Pazartesi

there is one in every house

soğuğu da kışı da sevmiyorum, seveni hiç sevmiyorum!!!

22 Ocak 2010 Cuma

sımayli

Arkadaşlar yanlış anlaşılmasın, boş vakitlerimde fellik fellik kadın blogu dolaşmıyorum. Bu blogu, kendisi de üşenmeyip iki satır yazsa hepsinden komik olacak bi arkaşım yolladı. İşyerinde ağzımdan salyalar hımpphy diye fırladı resmen, bir saatttir gülüyorum. Demiştim önce, kadının komiği daha komik oluyor:

"off lanet olsun akşamları Müjde Ar olan ben, sabahları neden Türkan Şoraya
dönüşüyorum. Adamı göz göre göre kaybetcez, bak görüyo musun.. Off hem dinde
bile var herifine yüz çevirme diye.. Bi bilinen var demek ki.
Hoop bir
hamleyle Zerrin Egeliler gibi dönüyorum. Çapaklarımı silmediğim gözlerimle,
salyadan kenarı kabuk bağlamış beyaz dudağımla, "hadi bebeyimmmm" diyorum. sonra
bu yavru köpek gibi havlamaya başlıyo, debeleniyor yatakta mutlu mutlu.. sonra
tam başlıyoruz. "öpmee öpmee öpmee" diyerek kafamı çeviriyorum.. Aklıma başka
düşünceler geliyor.. "nan erkeğe de her istediğini her zaman verirsek olmaz bu
iş.. sonra alışır bi de hep aynı meme, aynı döt der. kalkar gider iş yerindeki
çirkin kızlardan birine.. Sonra 'ay ne farklı seninle şeyapmak için uğraş
veriyorum, emek sarf ediyorum al sana tek taş' töbee allam bu fikirleri çıkar
sen benim aklımdan diyerek bebeyi üstümden atıyorum.."

bi de şu :)

21 Ocak 2010 Perşembe

lezzetsel patlama


nerden başladım nerden buldumsa hastası oldum sayın okurlar. Günümün en güzel anı şu zıkkımı yediğim an (insert hayat sorgulaması here). Hele ki fıstıklısı ımh ımh ımh, böyle baklava içi yer gibi. İkinci sırada yer fıstıklısı var, o da snickers esintili. Neyse ki 150 kalori sadece, içinde bütün bütün faideli kuruyemişler var antioksidan üzüm kuruları var falan. Sağlık şelalesi mübarek. Bi de lezzet ödülü almış yurtdışından, ben kalbimi verdim ulan sana daha büyük ne ödül olacak.
soru: mağara adamı rejimine uyuyor mu bu doktor bey?

19 Ocak 2010 Salı

telkin heads

Az önce beraber çalıştığım insanlardan biri, bilmem kim tarafından yazılmış "bilmemnenizi aydınlatmanın yolları" gibi bir adı olan kitabın (buna kitap dedim, dostoyevski falan mezarında fır dönüyodur) nasıl da hayatını kolaylaştırdığını, olaylara daha pozitif bakmayı öğrettiğini anlatıyordu. Bayılıyorum bu telkine açık insanlara. Yani birisi "hayata daha pozitif bak" diyince aa hakkaten hayata daha pozitif bakayım diyen, doğan amcası veya üstün abisinin ricasını kırmayıp evrene hevenk hevenk pozitif enerji yollabilen insanlar. Aşağı yukarı bu kitapların hepsinde yazarın kıçından yazdığı "bir gün bir bilge adam sahilde yalın ayak yürüyormuş..." hikayelerine aaa evet baştan aşağı uydurma olan, ampirik bile olsa herhangi bir gerçeği yansıtma emaresi taşımayan bu zırva benim hayatıma birebir uygulanabilir diyorlar. Yazarın özgün olmak adına tdk sözlüğünü sıkarak çıkardığı, kupon kesme vites atma gibi terimlerle gaza gelebiliyorlar. Secret okuyunca hayattındaki eksikleri giderebiliyorlar. Şahane.

Yani hiç mi kuşkucu yanınız yoktur, ulan pozitif düşün demekle pozitif düşünebilseydim 30 yaşına kadar bir yolunu bulurdum ben, bu adamın yandan yemiş iclal aydın hikayeleri mi beni yola getirecek demezsiniz? Sen önce kendine bak hacı amca diye geçmez mi yani içinizden? Ya da hadi diyelim kitap sana ulu manituya enerji savur, olaylara gülümseyerek bak, arada dur gülleri kokla gibi artık lalettaynın lalettaynı klişeler sipariş verdi, sen de yaptın ve hayatın güzelleşti. Sence, tohuma kaçmak üzere olan senin bu saate kadar bunları keşfetmekten aciz olup, bestseller yazıp keseyi doldurmaya çalışan bir adamın iki cümlesiyle ancak dank etmesi asıl sorunun biraz daha derinde olduğu, bol bol balık yemen gerektiği sonucuna gelebilir mi?


Ya o kitapları ben de sevmiyorum ama bak falancanın şöyle kitabı var o başka demek üzere olan canım okurlar, ben şimdiden kıçımla gülüyorum siz zahmet etmeyin.



self improvement is masturbation!!


18 Ocak 2010 Pazartesi

"Soul Kitchen" filmi hakkinda gorusum

"Iyi bir blog yazari sinema, muzik ve plastik sanatlardan anlamali, futbol yorumu yapabilmeli, ve ayni zamanda maceraci bir gezgin ve hatta asci bir gurme olmalidir."
Horatio - bankis.blogspot.com
Soul Kitchen bir "feel good movie"den beklenebilecek tum kliselere sahip ama hic sikmayan ve cok eglendiren bir film. Begendim, iyi ki seyretmisim dedim.
Kliseler sunlar: Saf bir ana karakter, onun uckagitci abisi, ariza ama iyi kalpli asci, filmde ilk gorundugu andan itibaren pislik yapacagi belli olan kotu karakter, ana karakterin basina binturlu bela gelmesi ve sonunda herkesin layigini bularak mutlu sona ermesi... Ama bu kliseler filmde cok iyi kullanilmis, hatta bu kliseler uzerine ozellikle insa edilmis film.
Oyunculuklar cok samimi ve gercek. Adam Bousdoukos bir nevi kendi hikayesini oynadigi icin rahat, Moritz Bleibtrue yakismis, Birol Unel karizmatik ve sorunlu asciyi muhtesem oynamis. Tum karakterler mukemmel ve filme anlam katiyor. Kemik kiran Kemal rolundeki Ugur Yucel de tatli bir hediye olmus.
Filmin komedi unsurlari ve esprileri ise gayet yerinde, fazla goze sokulmadan tasarlanmis. Diskodaki hirsizlik sahnesine cok guldum ben.
Tabii ki, hikayenin mutlu sonu o kadar gercekci degil ama sonucta bu bir kurmaca film, yasamoykusu ya da belgesel degil.
Bir Alman hatta abartayim bir Hamburglu olarak bu filmi izlemek isterdim.

Yerli Dexter mubarek

Posted by Picasa

16 Ocak 2010 Cumartesi

Son Tutku



Rokfor sevmeyenler bunu da sevmedi

Up In the Air



Film bana Lost in Translation'ı hatırlattı.
Bir de eski günleri.
TGM puanı 7,4/10

hicran ü elem sine-i pür-hunumu dağlar


Avatar - Iroh Singing: Little Soldier Boy For His Son Lu Ten - Click here for the funniest movie of the week

gözüme toz kaçtı yine ak