25 Şubat 2008 Pazartesi

Yeni trend bu

Yaz için aşağıdaki tişörtü sipariş ediyorum.


Daha fazlası için http://www.styleislam.com/

peeehhh







İnsanın ciğerini buran persepolis yerine happy meal kahramanı ratatouille almış oscarı. Gerisine bakmaya gerek yok bence..

22 Şubat 2008 Cuma

Jan Garbarek



Saksafon öğrenmeye başlamışken üstadın konserine gitmemek olmaz.

23 Şubat Cumartesi
Saat 20.00 @ODTÜ Kemal Kurdaş Salonu.

Biletler uçmuş yalnız..Davetiye bulun bana..

emekli arkeolog indiana efendi

19 Şubat 2008 Salı

Rise of the machines

Sevgili günlük,

Teknolojinin nereye gittiğini aklım almıyor. Al işte, daha dün bir makineye kimlik gösterdim. Bunalımdayım. İnternetten aldığım sinema biletini o makineyi kullanarak bastırmam gerekiyordu. Kredi kartımı makineden geçirip alttaki bölmeden biletimi alacaktım. Ama olmadı, yapamadım. Çünkü alet, kartın benim olup olmadığını öğrenmek için kimliğimi görmek istedi. Aslında makinenin kendisi değil de aksesuarlarından birisi (üzerinde aletle aynı renk gömlek olan bir adam) bana kimlik sordu. "Ama bu makina, nasıl olur, göstermem" gibi sorularıma cevap vermedi aksesuar. Çok kötüyüm.

Horatio

18 Şubat 2008 Pazartesi

Şimdi reklamlar

Dün Herbert ve birkaç arkadaşla "Cloverfield" filmine gittik. Ben beğendim. Herb de beğendi. Amatör kamera çekimi midenizi bulandırmıyorsa gidin. Filmden önce yayınlanan reklamlar arasında Binboa votka reklamı vardı, bence çok iyi bir iş çıkarmışlar.


Reklamdaki müzik, Bedük - My Woman yani müzik de Türk malı, votka da.

İkinci reklamımız İngiltere'den. Vodafone'a 2006'da Cannes'da ödül kazandırmış. Zaten şu sıralar yerli uyarlamaları ekranlarımızda dolaşıyor.


Bu reklam ödül alırken bizim "Baba ben dansöz olmaya karar verdim." reklamının yayından kaldırılmasına ne demeli?

16 Şubat 2008 Cumartesi

pişmanlık ve kuru pasta kutusu

Biliyorsunuzdur mutlaka, kuru pasta sadece bize özgü bir hamurişi. Kurabiyeydi makarondu falandı filandı var dışarıda ama esas kuru pasta bir tek bizde sanırım. Zaten şu ülkede kuru pasta sevmeyen insan da varsa ben henüz tanışmadım. Hele bir de o tuzlusunun içine kırmızı pul biber koyulanı var ki, adını dağlara yazarım. Fakat ne hikmetse pek öyle canımız çektikçe almayız da Pe Re Ja kolonyanın kader ortağı olarak ancak ziyarete giderken sardırırız 750 gr. Lafı getirmek istediğim nokta da bu, yeri geliyor insanın basireti bağlanıyor şunu bile almayı unutuyor ziyarete giderken. Halbuki iyi de gider tuzlusu biranın yanında. Yani diyorum ki pişmanız kusura bakmayın.

14 Şubat 2008 Perşembe

mars olayı gerçek mi

Etrafımdaki kadınların tamamına yakını sevgililer gününün çok saçma olduğunu iddia ederken, yün dolu oyuncak hayvan ve tek gülden mütevellit bu milyar dolarlık endüstrinin oluşmasına sebep olan kadınlar nerede o zaman? Yani ya valentinesever kadınların marstan geldiği meselesi doğru ya da benim şüphelendiğim gibi kadınların çoğu aslında kollarından çekip şatosuna götürecek bir seymen ağa hayal ederken, dilleri ne gerek var hiç sevmem ben böyle şeyleri diyor.

13 Şubat 2008 Çarşamba

The Bucket List

Efendim,
Gördüm ki Erdem, Erdem, Erdem ve Erdem şu sıralar sinemalarda gösterilmekte olan filmler konusunda bir tavsiye istediler. Bu yoğun talebe bir de Erdem eklenip ısrar edince kaprisin de bir sınırı olmalı diyerek yazmaya koyuldum.
The Bucket List / Şimdi ya da Asla, başrollerinde Jack Nicholson ve Morgan Freeman'ın oynadığı (ekşisözlük yorumlarına bakarsanız klişe dolu) bir film.
Kısaca hikayesi şöyle: Altı aylık ömürleri kaldığını öğrenen biri zengin biri fakir iki adam kalan zamanlarını değerlendirmek için bir liste yaparlar. Skydiving, dünyadaki en güzel kızı öpmek, Himalayalara tırmanmak gibi maddelerle dolu listeyi yapmaya çalışırken bize de hayata dair dersler verirler.

İki ustanın tatlı oyunculukları ve zeki espriler filmi fazlasıyla izlenir kılıyor. Klişe denilen senaryo insanı yormuyor. Soğuk bir kış günü izlenip keyif alınası bir film, The Bucket List.

12 Şubat 2008 Salı

10 Şubat 2008 Pazar

Gerçek İstanbul



Herhalde çoğumuz bunu biliyordur: Fatih'in fethettiği İstanbul, tarihi yarım adadan ibaretti. Bugün zamanımızı geçirdiğimiz Şişli, Beşiktaş, Sarıyer ve Kadıköy 1453'ten önce Osmanlı himayesine geçmişti.
Geçtiğimiz 2 ay içinde 3 kere Fatih Sultan Mehmet'in günlerce kuşattığı yerlere gittim. Her gidişimde oralara daha fazla zaman ayırmak gerektiğini düşündüm. Gezilecek ve keşfedilecek o kadar yer var ki. Oraya gidip sadece Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet'i gezmek tarihe saygısızlık olur. O bölge iyice tavaf edildikten sonra, Cibali'ye ve Balat'a doğru hareketlenmek gerek.
Fotoğraflarda Yerebatan Sarnıcı, Galata Köprüsü'nde nargile içerken çekilen Sülemaniye Camisi, Mısır Çarşısında satılan renkli tabaklar ile meyve çayları ve mini otelleri görüyorsunuz.

7 Şubat 2008 Perşembe

Shaq Attack



Sene 93 veya 94. Tıfıl zamanlarımız. Shaq’ın da öyle. Orlando’da harikalar yaratıyor. Bayram tatili için aileyle İstanbul’dayız. Galeria var o zamanlar Bakırköy taraflarında belki hala duruyordur. Reebok mağazasında Shaq Attack t-shirtünü görüyorum. Fiyatı 320.000 TL hala hatırlarım. Zorla aldırıyorum bizimkilere.

15 yıl geçmiş nerdeyse aradan. Annem hala Shaq filan dediğim zaman “aa bu t-shirtünü aldığın adam mıydı?” diye sorar. Shaq 36 yaşında takasla Phoenix’e gitmiş. Bizim t-shirt çoktan yer bezi olmuş..

Zihni Göktay, Lüküs Hayat'ı bırakmalı

Sonunda ben de Lüküs Hayat'ı izledim. Yıllardır İBB şehir tiyatrolarında kapalı gişe oynayan Lüküs Hayat 1933 yılında yazılmış, zamanın çağdaşlaşma çabalarını yanlış anlayan lüks hayat düşkünlerini eleştiren bir müzikal.
Oyun, oyunculukları, müzikleri, dekorları ve konusuyla gerçekten muhteşem. Mutlaka izlenmeli. Zihni Göktay usta da genç oyuncuları cebinden çıkartıyor. Ancak oyunda beni rahatsız eden iki şey oldu.
Zihni Göktay yıllardır bu oyunu oynadığından olsa gerek, artık ana metne sadık kalmadan doğaçlamalar yapıyor, günümüz sorunlarını eleştiriyor. Starbucks'ların her tarafı kaplamasından tutun 475bin dolara satılan 1+1 "rezidans"lara kadar her konuda iğneli espriler yapıyor. Diğer yandan bu durum, oyunun zaman zaman durmasına sebep oluyor. Diğer oyuncular adeta "pause" tuşuna basılmış gibi beklemek zorunda kalıyorlar. Bunların sonucunda 1930larda geçen müzikal komedi, takip edilmesi zor ve ne anlattığı anlaşılamayan bir hal alıyor. İnternetten edindiğim bilgilere göre oyunun yönetmeni Haldun Dormen de bu durumdan şikayetçi. Hatta uzun süredir kendi oyununu seyretmiyormuş bile.
Rahatsız olduğum bir diğer konu, sinema ve tiyatromuzda "Nejat Uygur Ekolü" olarak tanımlayabileceğimiz bel altı espri modeli. Hala Goethe ile ilgili espri yapılıyor ve işin kötü tarafı seyirci buna gülüyor da. Belki başka bir oyunda bu espriler yapılsa lafını etmezdim ama Lüküs Hayat gibi bir klasikte bu basitliklere yer verilmemeliydi.
Toparlayacak olursak, Zihni Göktay çok usta bir oyuncu ve kendisine saygımız çok ancak Lüküs Hayat'ın kendi kimliğine kavuşması isteniyorsa ya Zihni Göktay oyunu bırakmalı ya da yukarıda saydığım iki alışkanlıktan vazgeçmelidir.

6 Şubat 2008 Çarşamba

Smoke



Bu akşam 22.00'de Cnbce ekranlarında.
Son sahnedeki "Innocent When You Dream" için bile izlenir.
Tom Waits babanın en sevdiğim eserlerinden

it's such a sad old feeling
the fields are soft and green
it's memories that i'm stealing
but you're innocent when you dream

Hayat zor

Pazar günü kayak öğrenmeye Kartalkaya'ya giderken yolda çok sis vardı, planladığımızdan daha geç vardık dağa. Yolda kahvaltı yaptığımız yerde domates yoktu, oysa çok severim domates yemeyi kahvaltıda. Kaymayı öğrenirken o kadar çok düştüm ki hala her yanım ağrıyor. Eve temizlikçi kadın ayarlamaya çalışırken akıllı telefonumun şarjı bitti, numaralar telefonda kaldı. Bu yeni nesil telefonlar pek kötü, şarj bittikten sonra tekrar açmak imkansız. Oysa benim takoz 5110 öyle miydi, kaç kere daha açılırdı. Temizlikçinin numarasını öğrenmek için 2.telefon olan Blackberry'den kuzene mail gönderdim, endişe içinde cevap bekledim, acaba bu dağın başında mail gitti mi? Neyse sonra cevap geldi, temizlikçiyle anlaştım. Ertesi gün temizlikçinin eve ilk gelişi sebebiyle kendisini bildik bir yerde karşıladım, bu sebeple de işe geç kaldım. Geç kalma telaşıyla arabaya atladım, o da ne araba çalışmıyor. Son model "engine start stop" sisteminde bir arıza var. 24 saat yol yardımı aradım, soğukta servis bekledim. Eve de çıkamıyorum, temizlik var. Yardım geldi, arabayı bir şekilde çalıştırdı, beraber servise gittik. Akşama kadar sorunu hallederiz dediler, işe gittim. Akşam oldu, taksiyle arabayı almaya gittim. Taksici beni Dolapdere'ye götürmek istemedi, tartıştık. "Ne yapayım, yürüyeyim mi?" diye sordum. "Abi sen maaşlı birisine benziyorsun, bense açım aç! Bu saatte Dolapdereye gidersem, para kazanamam aç kalırım" dedi. Başkasına bindim, servise gittim, arabamı aldım. Son iki günüm ne kötü geçmişti ya. Hayat zor vallahi.

5 Şubat 2008 Salı

kaba et beyanı


Dün bir mağazada rastladığım manzara epeyce acı dolu hatırayı canlandırdı. Annemle alışverişe çıktığımız zamanlardı. Hani anneler bilir derler ya, yalan değil hakikaten biliyorlar. Her anne evladı soyunma odasında pantolon denerken en çıplak çaresiz anı bilir ve HAAARŞŞHH efektiyle perdeyi sonuna kadar ayırır. Ergenliğin hormon şelalesiyle zaten havadan nem kapmaya hazır olan yavrucak, kıçı dolunay gibi bütün mağazaya doğmuş, utunçtan hercümerç olmuş şekilde ANNNEEEİİİİAAAA diye haykırsa da anneyi son darbeyi vurmaktan katta alıkoyamaz:,

"bir de bu bedeni dene evladım, seneye de giyersin"

Dün çocukcağız o kadar utanmamış olsa üzülmemesini, hepimizin bu yollardan geçtiğini, velakin annesinin eylemlerinin burada bitmeyeceğini söyleyecektim:

Return of the Anne: "Çıplak Bebeklik Fotoğrafları"
Anne Strikes Back: "Nerede Çıkardıysan Oradadır"

1 Şubat 2008 Cuma

Arıza

Bugün farkettiğim bir durumu arz edeyim. Doğan Cüceloğlu ile konuşma fırsatım olsa ona bunun nedenlerini sorardım.
Dün üniversiteden neşeli bir arkadaşımla nepneşeli bir müzikal seyretmeye gittik. Çukurdaki orkestra kulaklarımızın pasını sildi, komikliklere ağzımızdan salyalar saçarak güldük, alkıştan ellerimiz patladı, kısaca çok eğlenceli bir akşam oldu. Ancak dönüş yolunda kendimizi müzikal hakkında eleştiriler yaparken bulduk. Yok efendim, o güncel espriler müzikalin havasına uymamışmış, oyunculardan birisi çok iyi oynayamamışmış, bazı şakalar bel altıymış, konu fazla uzamışmış. Filan.
Ulan! Sen değil miydin orkestrasıyla, esprileriyle, oyunculuklarıyla oyunu çok beğenen, 3 saat keyifli vakit geçiren? Daha niye kurcalıyorsun?