Neyse efendim. Durum budur. Fırsat bulursanız mutlaka deneyin. Asla unutamayacağım bir 45 dakika idi.
31 Ağustos 2008 Pazar
desotodan at beni
Avatar
Efendim Avatar The Last Air Bender 2005 yılında başlamış, 3 sezon sürmüş ve geçtiğimiz ay nihayete ermiş şahane bir çizgi dizi. Bir ara epeyce tartışma döndü, anime midir değil midir diye. Amerikan yapımı olması, anlatım dilinin animeden çok sinemayı andırması sebebiyle ben de anime değil çizgi dizi diyenlerdenim. Ama bu ortaya çıkanın muhteşem olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Hikayede 4 farklı ulus mevcut: Hava, su, ateş ve toprak (bi de tahta vardı diyenler lütfen şimdi sayfayı kapatsın ve bir daha da açmasın). Bu milletin bir kısmı kendi ulusunun elementini “bükebiliyor” yani hareket ettirip çeşitli forma sokabiliyor. Bir tek avatar dört elementi birden bükebiliyor. Bu ulusların şimdiki dünyayı simgelediği, ateş ulusunun Amerika olduğu söyleniyor ama bilinmez tabi. Daha fazla detay veresim de yok.
Görsel ve hikaye açısından sayısız Miyazaki göndermesi var. Karakterler inanılmaz bir derinliğe sahip. Hepsinin geçmişi, iç mücadelesi var. Kimse çok iyi veya çok kötü değil. Kıçı başı yerinde çok sağlam bir hikaye. Karmadan, çakralardan, pasifizmden bahsediyor. Soka gülmekten anırtırken iroh küçük asker şarkısını söylerken insanın nah şurasına mıh çakıyor.
Dediğim gibi dizi geçen ay 4 bölümlük akıllara zarar bir finale bitti. Bittikten sonra bi yarım saat kadar ağzımın kenarından salyalar akarak ekrana bakakalmışım. Şimdi bir de üçleme şeklinde filminin çekileceği söyleniyor. M. Night Shyamalan yazıp yönetecekmiş. Shyamalan’ı severim ama avatar için çok yanlış bence. Hiç çekilmesin daha iyi.
Hülasei kelam izleyin izletin, çok şey kaçırıyorsunuz.
13 Ağustos 2008 Çarşamba
7 Ağustos 2008 Perşembe
nerde kalmıştık
30 Temmuz 2008 Çarşamba
modern sabahlar
İki aydır radyo çekmeyen yollarda sabah akşam tıngır mıngır çile doldururken, aynı mp3leri evire çevire dinleyip trafik canavarı olmaktan bizi kurtaran über alles program. Radyo Odtü'nün sabah programı olması hesabıyla esasen sadece Ankara'da dinlenebilseler de, şuradan indirilebilecek podcastleriyle yol boyu anıra anıra gülmemizi sağlayan üçlüye burdan selamlar. Ankara'da bir süre bile kaldıysanız Şenol Beyi, Demircan Abiyi, sabah haberlerini anlatmama zaten gerek yok. Hiç duymadıysanız da denemeden geçmeyin derim. %100 Doğaçlama, %20 İlkeli Yayıncılık! Bir de Ege Kayacan'ın blogu varmış.27 Temmuz 2008 Pazar
Ahhh Cansu!
Dr Horrible's Sing-Along Blog

Müthiş insan Joss Whedon’un yeni projesi, geleneksel TV’nin ölüşü IPTV’nin doğuşuna selamı. Müzikal, online mini dizi. Başrolde How I Met Your Mother’dan Neil Patrick Harris ve Joss Whedon’un niye mokunda boncuk bulduğunu bir türlü anlayamadığım Nathan Fillon var. İnternette 15er dakikalık 3 bölüm halinde yayınlandı, yakında da DVD halinde çıkacakmış. Yazarlar grevi sırasında yemek masasında müthiş insan Joss Whedon ve kardeşlerinin aklına gelmiş fikir. Önce ufak bir fikirken sıkıntıdan bu hali almış.
Neil Patrick Harris stajyer kötü adam yardımcısı rolünde, bir video blog tutuyor. Aşık olduğu kadın ve baş düşmanı Hammer. Müthiş insan Joss Whedon’ın müzisyen tarafı zaten biliniyordu, Firefly’ın jenerik şarkısını kendisi besteleyip söylemişti. Müzikal sevgisi de malum, Buffy’nin müzikal bölümü de hala akıllarda.
Şarkılar gerçekten çok güzel, sözler çok akıllıca yazılmış. Arada çok şahane espriler de var, çok güldüm ben. Ama sonu insanı bir tuhaf yapıyor. Beklenmeyen bir kroşe. Neil Patrick Harris çok başarılı, sesi de pek güzelmiş ayrıca.
Bence izleyin ben çok eğledim, arada döner izlerim bunu. Devamı gelecek deniyor, müthiş insan Joss Whedon Buffy ve Serenity de olduğu gibi ufak projeden büyüğünü üretmeyi sever. Ama öncelik yeni dizisi Dollhouse'daymış.
25 Temmuz 2008 Cuma
5 yılın muhasebesi
İlk yıl İstanbul'a ve çalışmaya alışmakla geçti.
İkinci yıl içinde askerlik yaptım.
Üçüncü yıl askerlik sonrası normal hayata uyum ve toparlanma yılı oldu. Bu sırada ilk işimi sevmediğimi anladım ve iş aramaya başladım.
Dördüncü yılın başında iş değiştirdim. İş değişikliğinden sonra önceki 3 seneyi bomboş geçirdiğimi farkedip etkinliklere katılmaya, kurslara gitmeye ve gezmeye başladım.
Beşinci yıl kendimi bulduğum ama bulmamla birlikte sıkılmaya başladığım bir yıldı.
Tanrıya şükür bu beş sene içinde büyük bir sıkıntım olmadı.
Dün akşam beş yılı düşünürken aklımdan geçenler bunlardı. Ancak, bu beş sene içinde çok önemli bir görevi yerine getirmediğimi farkettim ve çok utandım. 6.yıla bu eksiği gidermeye çalışarak başlayacağım. Ne olduğu şimdilik bende kalsın.
24 Temmuz 2008 Perşembe
20 Temmuz 2008 Pazar
viva la vida loca
Dağıldı dağılıyor, bırak dağınık kalsın derken Coldplay yeni albüm çıkarttı: Viva la Vida or Death and All His Friends. Trouble'ın sandaliyeli klibini ilk seyrettiğimde eşekten düşmüş gibi olmuştum. O zaman internet de şimdiki gibi değil, binbir güçlükle parachutes'i bulup canını çıkarana kadar dinlemiştim. A rush of blood da fena değildi ama tempo gittikçe düştü, artık sonlara doğru "biri chrisin nabzına baksın öldü galiba" şarkılarına dönüştü. Nerde başlayıp nerde bittiği belli olmayan sonsuz yavaşlıktaki şarkılar sıtkımı sıyırdığı için bu albümü de dinlemek niyetinde değildim aslında. Ama çok iyi yorumlar okuyunca trouble'ın hatrına bir denedim. Hiç fena değil.Albümün temposunu şöyle özetliyebilirim: genel standartlara göre sakin, coldplay standartlarına göre ohh disko disko. Sadece piyanodan oluşan ve hadi kardeşim öbür tuşa da bas artık durağanlığındaki şarkılardan sonra bu sefer büyük bir orkestra var, yaylılar falan. Bir de benim sağırlığımdan olabilir ama yer yer 80'ler popundan etkiler var bariz. Hatta bazı şarkılar 80'lerdeki gençlik filmlerinin tema şarkıları gibi. Hani gencimiz dansçı/sporcu/şarkıcı olmak istiyordur da etrafındakilerin engellemelerine ve son dakkadaki sakatlığa rağmen dansçı/sporcu/şarkıcı olmak için prova/antrenman/provalara ağırlık verir. İşte o prova/antrenman/provaların hızlandırılmış terli montajlı görüntüleri sırasında arkada çalan şarkılardan var birkaç tane albümde. Ben özellikle viva la vida'yı beğendim. Tavsiyelerimle..
Not: düğün yazısını melona bırakıyorum, ya da horatio'ya ya da kimse artık. Bende hiç resim yok doğru dürüst, kuru kuru yazmayalım.

