14 Mayıs 2011 Cumartesi

Tahammül Edemediğimiz Diğer Alternatifler


Geçen hafta maşallah "sling"i bilmeyen, öğrendikten sonra da Ceyda Düvenci ile birlikte cümle içinde kullanmayan kalmadı.


Ceyda Düvenci'nin Bebek'te yeni doğmuş bebeğiyle gezerken çekilen bu fotoğrafları kimilerinin ağzını açık bıraktı. Bebek sadece bir bebek olduğuseçilecek şekilde annesinin kucağında bir slingde taşınıyordu. Dolayısıyla, magazin basını, bebek mıncıklama, maşallah deme meraklısı yurdum insanına istediğini verememiş, bir ünlüden doğma bebeği gösterememişti. Bu başarısızlığa sebep olan ünlü anneye okların çevrileceği şekilde haber sunuldu ve şaşkınlıktan zaten açılmış bu ağızlar hakaret boyutuna varan eleştiri yağmuruna başladı.



Ne annenin akıl sağlığı kaldı, ne de bebeğin dünyaya gelmekten duyduğu pişmanlığı. Kim bilir belki bebeğin fotoğrafını çekebilir miyiz diye soran bir basın mensubuna "şu an göstermek istemiyorum, nazardan korkuyorum" dedi. Onu da aldılar, sanki nazardan korkmak çok ayıpmış gibi "nazardan korumak için bebeği nefessiz bıraktı" yaptılar.

Hadi ben de slingi cümle içinde kullanayım.

Sling;

bebeğe yararlıdır.

bebeğe zararlıdır.

anne için kolaylıktır.

anne için zorluktur.

kimine çok pratik gelir.

kimine külfet gelir.

kiminin bebeği çok sever.

kimininki bağlasan durmaz.

kimi kullanmaktan korkar.

kimi kullanmayı bilmez.


Bunların herhangi biri dünyadaki herhangi bir anne için doğru olabilir. Üstelik adım gibi de eminim bebeğini herkesten iyi düşünebilen anneler kendisi ve bebeği için en doğrusunu yapıyordur. Bunlar sling ile ilgili sıkça sorulan soruları konu alan başka yazıların konusudur ancak benim merak ettiğim:


Ne zaman kendimiz gibi yapmayanlara, diğer alternatifi seçenlere tahammül etmeyi öğreneceğimizdir.


Kendimizin yaptığının doğru olduğunu diğer tarafa hakaret ederek dayatmaya ne zaman son vereceğimizdir.


Diğer alternatifi seçenlerden de öğrenilecek bir şeyler olabileceğini ne zaman anlayacağımızdır.


** Bu yazı 13 Mayıs 2011 tarihinde Alternatif Anne dergisinde yayınlanmıştır.



11 Mayıs 2011 Çarşamba

Anne Olunca Anladım mı?-2

Gene doğumdan sonra ilk aylar, annem habire marketten, pazardan bir şeyler taşıyor.
Dut:Süt yapar.
İncir:Süt artırır.
Kayısı/vişne:Kompostosunu yaparız, süt olur.
Ben: 5 çocuk doğurup emzirmiş kadın edasıyla, "Hayır sadece sudur sütü artıran, bunlar kilo yapar,yemem!!!"

Bir gün yemek yiyoruz, annem salataya nane koymuş. Ben de okuduğum zilyon tane şey arasında nerden aklımda kaldıysa "Anne, niye nane koydun, nane sütü azaltıyormuş?" demişim.

Annem baktı baktı "Sütü artıran şeylere inanmıyorsun da, kesen şeylere neden inanıyorsun?" dedi.

Ben gene sustum, sessizce yemeğimi yedim.

Annelik aklına önce olumsuzun gelmesiymiş bunu da anladım.

10 Mayıs 2011 Salı

Anne Olunca Anladım mı?

Herb habire bu soruyu sorup duruyor bana, anne olunca anladın mı, anne olunca anladın mı diye...

40'ı çıkmamıştı henüz ADS'nin, MOS sabahları işe gidiyorum diyerek başka odaya geçmiş, biz annemle gece 50 kere kalkıyoruz, sıcaktan yapış yapış her yerimiz, benim kafa 28 kere "inception" izlemişim gibi, nerde olduğu belli değil...

Anneme dedim ki "Anne bu gece kalkmalar ne zaman bitecek yaaa?", annem ADS'yi yatağına koydu, kaşlarını kaldırdı, "Bak ben halen kalkıyorum nereye bitecek?" dedi.

Sustum, sessizce yattım, uyudum.

O gün anladım işte annelikte bir şeyin bittiği yok, bir son yok, biri bitiyor biri başlıyor.

Bir daha da öyle sorular sormadım.

2 Mart 2011 Çarşamba

Deneme


Ses... Birrr.. İkii..
 
Seee... Aaaa... Ççççççç.

28 Aralık 2010 Salı

Ben de sizi çok sıkıcı buluyorum!

Yeni bebekleri olmuş anne ve babanın sürekli bebek muhabbeti yaptığından dert yanan ve bunu çok sıkıcı bulduğunu söyleyen kişiler; durumun sizin daha anne babanın halini hatrını sormadan bebekle ilgilenmeye başlamanızdan ve bebeğin ne yaptığı ile ilgi soruları sıralamanızdan kaynaklandığını söylesem...

1 Aralık 2010 Çarşamba

4. Doğumgünü

13 gün sonra blogun 4. yıldönümü...Silkinin ve kendinize gelin biraderler!!!

pirzola@com.tr


ADS Şener Şen ve Olgun Şimşek'i yeni oyun arkadaşları sanıyor. Her şey haftasonu gazete okurken başladı. ADS kanepede sırtüstü yatıyordu, ben de yanında oturarak gazete okuyordum. Birden bizimki kıkırdamaya başladı, neye gülüyor diye gazetenin arkasını bir çevirdim ki, bu ikisi gülüyor diye bizimki de bunlara gülüyor.
Burası bebeğinin gün gün ne yaptığını anlatma blogu olmadığı için hemen konumuzu verdiğimiz bu örnekle ana konumuza bağlıyoruz: bebekler mutluluğu ve gerginliği herkesten iyi hissediyorlar.
Ya şimdi hangimiz gazetede gülen adamlara bakıp güleriz, yazması söylemesi bile komik. Emzirirken veya kucağımdayken evden birine sesimi duyurmak için bile olsa bir bağırıyım anında başlıyor ağlama ama mızırdanma ağlaması değil sanki ona kızmışım gibi. İlk önce gözler faltaşı gibi açılıyor, sonra dudak büzüşüyor, sonra da vıyaaaakkkkkkkk...
Bebekler büyüse ama yetişkin olmasa keşke...

25 Kasım 2010 Perşembe

Bebekler ucakta, otobuste, minibuste niye çığlık atarlar acaba?


Horatio sormuştu yüzkitabında tatilden dönmeden bir gün önce. Yenikapı-Bandırma feribotunda başımıza gelecekleri bilirmişcesine. Ya da o kadar şom ağızlıydı ki, ağlama cinlerini çağırdı.

MOS'un iş değiştiriyor oluşunu da fırsat bilerek bayram tatilinin önceki haftasını da tatil ilan ederek çıktığımız ve şahane geçen -hatta denize bile girdiğim- tatil dönüşünün son etabı olan feribot yolculuğumuz pek şahane geçmedi. Horatio'nun yukarıdaki sorusuna "Konuşmayı bilmedikleri için" diye cevap vermiştim. Eksik söylemişim, hiçbir şey bilmedikleri için olmalıymış cevap.

ADS arıza çıkaracağının sinyallerini sabah kalktığımızda, çeşitli molalarda, toplamda da yaklaşık 8 saat falan neredeyse hiç emmeyerek vermişti aslında. Arabada sürekli uyuyordu ben de her molada uyandığında hah şimdi acıkmıştır, hazır durmuşken emzireyim de yol kenarına çekip emzirmek zorunda kalmayalım diye habire dayadım memeyi ağzına. Yok paşam emmedi de emmedi. Ben şiştikçe şiştim. Neyse dedim feribotta rahat rahat emziririm artık. Nereden bileyim feribot feribot değil adeta bir sirk. Babasıyla dövüşen çocuklar, 4 köşede bangır bangır bağıran dört televizyon (denizi izlemek varken feribotta kim niye televizyon izler?), cep telefonundaki oyunu beceremeyip habire telefonu bizim masaya fırlatan bir 3 yaş, ay ne tatlı maşallah diye sevmeye çalışan binbir surat...vs vs.Bir de üstüne habire memeyi ağzına dayayan bir anne ve bu çocuk niye emmiyor, hasta mı oldu ne oldu diyen bir baba. Ben olsam ben de ağlarım ama işte yetişkin olduk ya toplum içinde yapılmaması gereken şeyleri öğrendik. Ama bebekler öyle değil, bir şu saydıklarımın hepsi onlar için yeni şeyler, bilmedikleri şeyler, bu kadar çok uyaranı işlemeye beyinleri hazırlıklı değil, iki toplum içinde nasıl davranılması gerektiğini bilmiyorlar. Dolayısıyla ağlıyorlar.
ADS de inmeye yarım saat kala tüm bu saydıklarım fazla geldiği ve bir de uykusu geldiği halde uyuyamadığı (bak bu uyku meselesi bence bebeklerde en ciddi mesele ayrı bir yazı hatta blog olur) için etinden et kopartırcasına ağlamaya başladı. Ben kucağımda bir o yana bir bu yana sallanmaya başladım, voltalar attım, tatlı tatlı konuştum, kafasını okşadım, yok susmadı da susmadı. Etraftakiler bize ayıplayarak bakıyor, annem bana da ver biraz diyor, MOS sustursana diyor, benim memeler şişmiş de şişmiş, mastit olmama çeyrek kalmış arkamı bir döndüm hiç tanımadığımız bir "teyze" açmış kollarını ADS'yi versem alacak "Gazı var onun gazı" diyor. Bu kafayla toplum falan dinlemedim "Offf bi çekilin ya" diye bağırmışım. Yüzebileceğimizi bilsem camdan aşağı atlayasım var ADS ile birlikte. Biz arkamızı dönünce ADS de annesini rezil edercesine gark etmesin mi, "teyze"de haklı olmanın verdiği gururla "Hah bak işte gazı varmış" demiş ve saçlarını savurarak yerine dönmüş. İlahi teyze gazı olsa bile hangi anne ağlamaktan morarmış bebeğini hiç tanımadığı birine verir, bu ne cüret bu ne celal. Uyuzum toplumdaki teyzegillere.
Bekara karı boşamak kolay dönemimdeyken ağlayan ve susturulamayan bebeklere ve ailelerine ben de uyuz olurdum, ama şimdi biliyorum ki bebekler sonra da çocuklar ağlar, sonra susarlar. Bu arada ADS ağlarken bana ters ters bakan feribot ahalisinden birinin de aklına niye dördünün de sesi sonuna dek açık televizyonlarının sesini kıstırmak gelmemiştir acaba?

5 Ekim 2010 Salı

Kayıplar Bulundu!



Horatio ve Herbert nerde, bıktık senin annelik yazılarından diyen hayranları için müjde. Pazar günü Bebek sahilinden Rumelihisarına koşarken yakaladım onları. Yandaki fotoğrafta kanıtı. ADS+MOS+anane+ben yürüyüşe çıkmıştık, iki adet tanıdık koşan adam gördük. Biri USA'den yeni dönmüş kilo vermiş, diğeri ise cuma-cumartesi taksimde sahne alacakmış gibi saçlarını uzatmış, yeni işi dolayısıyla karşıda çok sevdiğimiz bir semte taşınmış falan filan...Artık detayları kendileri yazsın. Yaz sezonu bitti, dizilerin bile yeni sezonları başladı bunlar da tık yok.

Benim halen anne olduğuma inanamayan Horatio'ya sevgilisi için "Arkadaşın nerde?" diye sorunca artık anne olduğuma inandı sanırım. O da bana evde bütün gün ne yaptığımı sordu, eee bebek bakıyorum dedim. Bir daha sordu, eee bebek bakıyorum dedim. Hayır ondan başka dedi:), televizyon mu izliyorsun, kitap mı okuyorsun. Şu anda ilginç bir şekilde uyuyor mesela ben de bu yazıyı yazıyorum. Ama genelde gerçekten 7/24 bebek bakıyorum. Çok nadir gündüz uyuduğu zamanlar olursa veya ananesinin baktığı zamanlar ben de azcık internet+azcık TV+azcık dergi+azıcık diğer annelerle telefonlaşma+bol bol uyku yapmaya çalışıyorum. En güzeli dışarı çıkarmak, çünkü arabasındayken hep uyuyor. Ama henüz şu dışarıda emzirme olayına ısınamadığım için 3 saatten fazla dışarıda kalamıyoruz. Neyse benim bebekli hayatımın hikayeleri bu blog için kısır kalmaya başladı, biraz da siz anlatın bakalım gezdiğiniz gördüğünüz yerleri. Ben şimdi gideyim Ezelin dünkü bölümünü izleyeyim bebecik uyanmadan...

27 Eylül 2010 Pazartesi

Diğer Anneler ve Ben

Blogu erkek egemenliğinden çıkartıp kendi egemenliğime sokmak için anne olmam gerekiyormuş da haberim yokmuş.Evet blog son 50 yazımla gayet feminen bir hal alınca bizimkiler ve hayranları kaybolmuş, ben kendim yazar kendim okur olmuşum. Olsun bunları unutmamak gerek o yüzden yazıyorum zaten (mesela ilk 1 ayı nasıl geçirdik hayal meyal hatırlıyorum), hem blog yazmak da bir nevi kendi kendini tatmin etmek değil miydi zaten?
İnsan anne olunca bekar veya çocuksuz arkadaşlarından daha çok yeni anne olmuş insanlarla görüşmek ister derlerdi de ne alaka derdim. Dediğimi de yuttum. Çok doğruymuş aynı his bende de oldu. Ama çocuğum için değil, kendim için. Bir kere düzensiz hayatınızı, çocuğa bağımlı hayatınızı, bir yere geç kalmanızı, gittiğiniz yerden erken kalkmanızı, sabah 10da buluşabilmeyi anlayabiliyorlar. En büyük derdinizin 3 gündür kaka yapamamış bebek olmasını anlayabiliyorlar, size aval aval bakacağınız vizyondaki son filmlerden bahsetmiyorlar. Hele bir de bebekleri sizinkinden bir kaç ay önce doğduysa yeme de yanında yat. Her şey hakkında her şeyi öğrenebiliyorsunuz. En iyi mama sandalyesi, en iyi yoğurt makinesi, ne zaman gece uyanmadan uyunur, hangi doktor nasıldır...vs vs.
Ama öyle her yeni anne olmaz. Bu ihtiyacımı doyurmak için bilmeden tamamen içgüdesel olarak anne bloglarını takip ediyordum hamileliğimde, bir de bir tane e-mail grubuna üye olmuştum. Aman Allahım ne mailler ne yazılar. Yazılar sadece bebeğim bugün şunu yaptı, bugün bunu dedi, hepsi de aynı, çünkü her bebek aşağı yukarı aynı şeyleri yapıyor. E-maillerde ise zannedersin annelik hep sorun hep sorun hiç güzel bir yanı yok. Okudukça darlandım, okudukça onların sorunları benim ya yaşanırsa sorunum oldu, boğulmak üzereyken derhal uzaklaştım. Böyle yerlerin zaten sorun yazıp akıl danışmak için kullanıldığını, zaten sorunsuz olan şeyleri "AMAN NAZAR DEĞMESİN" mantığıyla hep kendine saklandığını anlamam uzun sürmedi.
Elbette sorunlar var ve gerçekten ilk 15 gün-1 ay bir bebeğin varlığına alışmak zor oluyor, derdini anlamak zor oluyor. Sadece deliksiz uyumak istiyor insan. Hatta zaman zaman günlerin getirdiği kümülatif bir yorgunluğun altında kalınca lohusa cinleri geri gelebiliyor (misal dün akşamüstü). Ama bunları komik bir dille okumayı, dinlemeyi daha çok seviyorum ben. Mesela henüz ilk ayında olduklarından fazla vakit ayırıp da yazamayan hafiyenin miniğiyle(!) yaşadığı maceraları yazmasını dört gözle bekliyorum. Bir gazetede köşesi de olan Damla'dan önce hamileliğin annelikten daha güzel olduğunu yazan bir yer okumamıştım. Kimse annelik sarsaklığından ve sakarlığından bahsetmiyor mesela, sanırsın herkes süperanne bir sen salak anne. Sıralamanın (bebeklerin tutuna tutuna adım atmasıymış) ne demek olduğunu bilmeyen, yemeklerini annesinin yaptığı halde halen tek çocukla yorgunluktan ve baby bluestan dem vuran benle dalga geçen ve her geçen ay ile birlikte bebekli hayatın daha güzel olduğunu ispatlayan semtimizin en tatlı ikizlerinin annesi Gönül'le olmaktan çok mutlu oluyorum. Ayşeninikizleri'nin annesinin "İmdat!Yeni anneyim'"deki ilk yazılarını dönüp dönüp okuyorum. Çünkü gerçekten başta İmdat diyesi oluyor insanın...
Bebekle ilgili şeyler tüm kitaplar da yazıyor zaten, bana annelik halleri gerek. Örneğin bu gevşeyen karın kasları eski haline nasıl döner? 2 ay sonra dümdüz olmayacak belki ama bari 6 ay sonra nasıl olur onu anlatsın biri.