5 Ekim 2010 Salı

Kayıplar Bulundu!



Horatio ve Herbert nerde, bıktık senin annelik yazılarından diyen hayranları için müjde. Pazar günü Bebek sahilinden Rumelihisarına koşarken yakaladım onları. Yandaki fotoğrafta kanıtı. ADS+MOS+anane+ben yürüyüşe çıkmıştık, iki adet tanıdık koşan adam gördük. Biri USA'den yeni dönmüş kilo vermiş, diğeri ise cuma-cumartesi taksimde sahne alacakmış gibi saçlarını uzatmış, yeni işi dolayısıyla karşıda çok sevdiğimiz bir semte taşınmış falan filan...Artık detayları kendileri yazsın. Yaz sezonu bitti, dizilerin bile yeni sezonları başladı bunlar da tık yok.

Benim halen anne olduğuma inanamayan Horatio'ya sevgilisi için "Arkadaşın nerde?" diye sorunca artık anne olduğuma inandı sanırım. O da bana evde bütün gün ne yaptığımı sordu, eee bebek bakıyorum dedim. Bir daha sordu, eee bebek bakıyorum dedim. Hayır ondan başka dedi:), televizyon mu izliyorsun, kitap mı okuyorsun. Şu anda ilginç bir şekilde uyuyor mesela ben de bu yazıyı yazıyorum. Ama genelde gerçekten 7/24 bebek bakıyorum. Çok nadir gündüz uyuduğu zamanlar olursa veya ananesinin baktığı zamanlar ben de azcık internet+azcık TV+azcık dergi+azıcık diğer annelerle telefonlaşma+bol bol uyku yapmaya çalışıyorum. En güzeli dışarı çıkarmak, çünkü arabasındayken hep uyuyor. Ama henüz şu dışarıda emzirme olayına ısınamadığım için 3 saatten fazla dışarıda kalamıyoruz. Neyse benim bebekli hayatımın hikayeleri bu blog için kısır kalmaya başladı, biraz da siz anlatın bakalım gezdiğiniz gördüğünüz yerleri. Ben şimdi gideyim Ezelin dünkü bölümünü izleyeyim bebecik uyanmadan...

27 Eylül 2010 Pazartesi

Diğer Anneler ve Ben

Blogu erkek egemenliğinden çıkartıp kendi egemenliğime sokmak için anne olmam gerekiyormuş da haberim yokmuş.Evet blog son 50 yazımla gayet feminen bir hal alınca bizimkiler ve hayranları kaybolmuş, ben kendim yazar kendim okur olmuşum. Olsun bunları unutmamak gerek o yüzden yazıyorum zaten (mesela ilk 1 ayı nasıl geçirdik hayal meyal hatırlıyorum), hem blog yazmak da bir nevi kendi kendini tatmin etmek değil miydi zaten?
İnsan anne olunca bekar veya çocuksuz arkadaşlarından daha çok yeni anne olmuş insanlarla görüşmek ister derlerdi de ne alaka derdim. Dediğimi de yuttum. Çok doğruymuş aynı his bende de oldu. Ama çocuğum için değil, kendim için. Bir kere düzensiz hayatınızı, çocuğa bağımlı hayatınızı, bir yere geç kalmanızı, gittiğiniz yerden erken kalkmanızı, sabah 10da buluşabilmeyi anlayabiliyorlar. En büyük derdinizin 3 gündür kaka yapamamış bebek olmasını anlayabiliyorlar, size aval aval bakacağınız vizyondaki son filmlerden bahsetmiyorlar. Hele bir de bebekleri sizinkinden bir kaç ay önce doğduysa yeme de yanında yat. Her şey hakkında her şeyi öğrenebiliyorsunuz. En iyi mama sandalyesi, en iyi yoğurt makinesi, ne zaman gece uyanmadan uyunur, hangi doktor nasıldır...vs vs.
Ama öyle her yeni anne olmaz. Bu ihtiyacımı doyurmak için bilmeden tamamen içgüdesel olarak anne bloglarını takip ediyordum hamileliğimde, bir de bir tane e-mail grubuna üye olmuştum. Aman Allahım ne mailler ne yazılar. Yazılar sadece bebeğim bugün şunu yaptı, bugün bunu dedi, hepsi de aynı, çünkü her bebek aşağı yukarı aynı şeyleri yapıyor. E-maillerde ise zannedersin annelik hep sorun hep sorun hiç güzel bir yanı yok. Okudukça darlandım, okudukça onların sorunları benim ya yaşanırsa sorunum oldu, boğulmak üzereyken derhal uzaklaştım. Böyle yerlerin zaten sorun yazıp akıl danışmak için kullanıldığını, zaten sorunsuz olan şeyleri "AMAN NAZAR DEĞMESİN" mantığıyla hep kendine saklandığını anlamam uzun sürmedi.
Elbette sorunlar var ve gerçekten ilk 15 gün-1 ay bir bebeğin varlığına alışmak zor oluyor, derdini anlamak zor oluyor. Sadece deliksiz uyumak istiyor insan. Hatta zaman zaman günlerin getirdiği kümülatif bir yorgunluğun altında kalınca lohusa cinleri geri gelebiliyor (misal dün akşamüstü). Ama bunları komik bir dille okumayı, dinlemeyi daha çok seviyorum ben. Mesela henüz ilk ayında olduklarından fazla vakit ayırıp da yazamayan hafiyenin miniğiyle(!) yaşadığı maceraları yazmasını dört gözle bekliyorum. Bir gazetede köşesi de olan Damla'dan önce hamileliğin annelikten daha güzel olduğunu yazan bir yer okumamıştım. Kimse annelik sarsaklığından ve sakarlığından bahsetmiyor mesela, sanırsın herkes süperanne bir sen salak anne. Sıralamanın (bebeklerin tutuna tutuna adım atmasıymış) ne demek olduğunu bilmeyen, yemeklerini annesinin yaptığı halde halen tek çocukla yorgunluktan ve baby bluestan dem vuran benle dalga geçen ve her geçen ay ile birlikte bebekli hayatın daha güzel olduğunu ispatlayan semtimizin en tatlı ikizlerinin annesi Gönül'le olmaktan çok mutlu oluyorum. Ayşeninikizleri'nin annesinin "İmdat!Yeni anneyim'"deki ilk yazılarını dönüp dönüp okuyorum. Çünkü gerçekten başta İmdat diyesi oluyor insanın...
Bebekle ilgili şeyler tüm kitaplar da yazıyor zaten, bana annelik halleri gerek. Örneğin bu gevşeyen karın kasları eski haline nasıl döner? 2 ay sonra dümdüz olmayacak belki ama bari 6 ay sonra nasıl olur onu anlatsın biri.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Burdan Ayy siz bunu çok fena kucağa alıştırmışsınız

diyen herkese kaygılarımı sunuyorum. Bu lafın üzerine "0-3 aylık bir bebeği kucağa almayıp da ne yapacağımı bana söyler misiniz?" diyorum kimilerine. Tabi apışıp kalıyorlar, çünkü cevabı bebeği yattığı yerde ağlatmak falan. Ama sonra çok zorlanırsın evladım falan filan diye geveliyorlar, zorlanacaksam da ben zorlanacağım sana ne. Maksat moral bozmak olsun. Hem neden kucağa alınca kucağa alıştırmak oluyor da mesela emzirmek çok normal bir şey gibi geliyor. Neden kimse memeye alıştırmışsın demiyor, ben de bundan sonra siz de altını başkasının değiştirmesine alıştırmışsınız diyeceğim. Bebeklerin nasıl emzirilmeye altının değiştirilmeye ihtiyacı varsa kucağa da ihtiyacı var bunda anlamayacak ne var. Bana çok canice geliyor kucağa alışmasın diye bebekleri ağlatmak, bebekmiş ağlarmış tamam da, sen de annesin susturacaksın. Doğurmadan önce düşünecektin. Hem ne farkı var ayakta sallamaktan veya çarşafın içinde sallamaktan. En azından annesinin kucağında, çarşafın içinde değil.
Bunun gibi binlerce koca teyze hurafesi var ama en gıcık olduğum bu...

10 Eylül 2010 Cuma

Fotoğraf Önemlidir

Fotoğraf benim için önemlidir çünkü hayatımın gerçekten özel ve güzel bir günüydü diyeceğim bir kaç gün vardır ve bu günleri de fotoğraflarla unutulmaz kılmak isterim çünkü onlara bakınca tekrar o günkü duyguları hissedebileyim isterim. Düğün fotoğrafları aceleye geldi, laga luga oldu amatör mekan fotoğrafçısının fotoğraflarına kaldık. Neyse bir iki tane fotoğrafımız oldu gene de. Ama dedim doğumu şansa bırakamam. MOS ben çekerim ne gerek var fotoğrafçıya falan dediyse de bir kulağımdan girdi bir kulağımdan çıktı. Ben başıma geleceği bilirim elimi tutmaya bile zar zor girdi o an gelip çatınca.
Eski yazılarımı sildim ama bilenler bilir ben MOS'u çektiği fotoğraflarına bakınca sevmiştim. Bir insanın çektiği fotoğraflar kendiyle ilgili çok şey anlatıyor bence. Çektiği bir fotoğraf varsa yeni tanıdığım birinin onu anlamak için onlara bakıyorum ben. İlla profesyonel olması gerekmez çekenin, çektiği kare benim bahsetmek istediğim. Neleri nasıl görmüş, insanlara nasıl bakıyor ben bunu görürüm çekilen fotoğraflarda. Ne kadar içlerine girdiği, onlarla ne kadar samimi olduğu hemen belli olur. Çok arabesk olacak belki ama içinin güzelliği gözüne yansır bence.
Doğum fotoğrafçısı ararken de hepsinin fotoğraflarına baktım durdum. Kimi işinde ilkti belki ama hep aynı 5 kareyi çekmişti. Kimine soru soruyordum detay vermeden acayip parasını söylüyordu. Neyse ki Çisereni buldum ve budur dedim. Çektiği fotoğraflar, sitesi, blogu, bizle iletişimi tam istediğim gibiydi. O gün gelince de yanılmadığımı anladım. İlk bir ay her sıkıntılandığımda, nedeni belirsiz darlanmalar yaşadığımda da çektiği fotoğraflara bakıp rahatladım, bir oh çektim. İyi ki onu bulmuşum da hayatımın en güzel gününü unutulmaz kılmış.

6 Eylül 2010 Pazartesi

V

Bebek görmeye gelen ziyaretçiler benim için ikiye ayrılıyor: Çocuğu olanlar ve çocuğu olmayanlar. Sonra çocuğu olanları da kendi içinde ikiye ayırıyorum: Yaşadıklarını unutmuş numarası yapıp size kitaplardan okuduklarını öğüt verenler ve yaşadıklarını unutmayıp size moral veren gerçekçiler.

Çocuğu olmayanlar, bebeğin en tatlı olduğu uyuduğu zamanı görüp aman da ne tatlı pek şeker diye sevip neden kamyon çarpmış gibi olduğunuza pek bir anlam veremezler. Hatta bazıları o kadar gaza gelir ki ellerinde olsa oracıkta bir tane doğuracaklardır. Onlara “misafir ol gel bana” şarkısını armağan edesim var. Bunların bazıları da şehir efsanesi kıvamındaki hikayeleriyle ortamı şenlendirirler. Birinin çocuğu gece kendi kendine uyanıp biberonundan süt içermiş de (iyi de bunu kaç yaşında yapmış),bilmemkimgiller 3 günlükken dışarı çıkmışlarmış da (3 günlükken babam da çıkar paso uyuyor, gel de gazın tavan yaptığı 43 günlükken çık), öbürlerinin çocuğu ilk günden kendi odasında uyumuş da... Bunlara en güzel cevabı MOS verdi: “Bizimki de kitabı eline alıyor, okuya okuya uykuya dalıyor, pek rahatız pek.”

Çocuğu olup da yaşadıklarını unutmuş numarası yapanlar ise sanki çok kolaymış gibi onu yapma bunu yapma,kucağa alıştırma,yanında yatırma,her istediğinde meme verme,hijyen manyağı olma,yatağında kendi kendine uyumaya alıştır,bir rutini olsun şekerim,banyodan sonra masaj yap rahat uyusun vıdı vıdı...Kitap bebeği olsa (kitap gibi bebeği olan var mıdır onu da çok merak ediyorum) tamam, zaten bu söylediklerin kitaplarda da yazıyor. Ben gerçek hayattan örnekler duymak istiyorum. Tüm bebeklerin bazen çok güzel uyuduğunu, bazen hiç uyumayıp çıldırttığını; buna neyin sebep olduğunun kimse tarafından çözülemediğini duymak istiyorum. Bu günlerin geçeceğini ve derdini anlayacağım günlerin daha güzel olacağını duymak istiyorum. İşe yaramayacak olsa bile gaz için rezene çayı içtim ben hep,biz 2 aylıkken tatile gittik ama delilikmiş burnumuzdan geldi,kimseyi hiç bir şey için kınamamak lazımmış biz de gün geldi ayağımızda bile salladık,ben Kılıçdaroğlu’nun seçildiğini 1 ay sonra öğrendim diyebilenleri daha sahici buluyorum, onları daha çok seviyorum. Belki şu andaki teslimiyetçi ruhuma daha iyi geldiği için olabilir. Daha ilk aydan ikinci çocuğu da istiyorum diyenler belki doğru da olsa bir türlü samimi gelmiyor bana,ilk 15 gün hayatımın sona erdiğini düşündüm diyenleri daha çok seviyorum.

24 Ağustos 2010 Salı

İlk Bir Ayda Neler Öğrendik

İstersen dünyadaki tüm bebek bakımı kitaplarını oku, bütün kurslara git gene de neyi nasıl yapacağını bebek bakarken öğreniyorsun. Bebek seni istediği gibi yönlendiriyor. Yok öyle, rutin oturtun bebek ne olduğunu bilsin, anlasın falan. O neyi ne zaman yapmak isterse o, isterse emerken uyuyakalır, isterse sen tam uyudu sanıp yatağına koyup yiyeceğin şahane pirzolaların hayalini kurduğun anda geri uyanır. İlk bir ayın ana fikri de budur.
Ha detay isteyenler, devamını okuyun:
Temel ihtiyaçlar üç tane: Yemek, çiş-kaka yapabilmek ve beraberinde altı temiz olacak ve uyumak.
Bizimki yemek ihtiyacını anneden emerek anne sütü ile gideriyor. Diğer mama, biberondan emme konuları hakkında bir bilgim yok malesef.
1.İlk ayda emerken bir bağ kurulduğu falan yokmuş. O yüzden ben de 2 hafta sonra duvarları ve yeşil ormanları izlemekten sıkıldım, emzirirken alt yazılı, sesi kısık TV izlemeye veya gazete, kitap okumaya başladım. Tamam sana bakıyor emerken de, onun tek derdi karnını doyurmak, ne bağı kursun seninle el kadar yavrucak.
2.Öyle 3 saatte bir emmek diye bir düzen de yokmuş. İstediği zaman, bazen 15 dakikada bir, bazen yarım saat emer, bazen 5 dakikada doyar, bazen uyuyana kadar emer, bazen 4 saat emmez. O yüzden ona güvenip de sütü bekletmek yok. Şişkinlik olunca hemen sağmak lazım. (aman o sağmak da ne moktan bir iş, sırf sağmamak için işe geç gitmeyi düşünüyorum) Ama murphy kanunu ben sağıyorum o uyanıp gene emmek istiyor.
3.Hızlı hızlı emecem diye genzine süt kaçıyor dikkatli olup hemen bebeği doğrultmak gerek. Fazla da panik olmamak gerek o zaten nefes alamayınca memeyi bırakıp öksürmeye başlıyor.1 aylık da olsa kimse yemeği nefese tercih etmiyormuş.
4.İlk haftalarda öyle çok kaka yapıyorlar ki, sanırsın ishal oldu. Biz sandık valla ve hastanenin bebek bakım odasını aradık ağlamaklı. Hemşire muhtemelen 500.000. kez aynı açıklamasını yaptı, onlar öyledir diye. Günde 7-8 hatta 10 falan normalmiş...hardalımsı
5.Altını açtığının % 75'inde üstüne işiyor veya kaka yapmaya devam ediyor, % 25'inde de temiz beze 2 dakika sonra kakasının devamını yapıyor. Bol bol bez almak gerekiyormuş.
6.Doğduğunun beşinci günü kontrole gittiğimiz sünnet eden doktor bizi 15 dakika bekletti diye, adamın üzerine işedi. O an annemle adamın suratına suratına kahkahalar attık biraz ayıp oldu ama hakketti sünnetçi de.
7.Başta kakaları çok sesli yapıyorlar, gittikçe sesler azalıyor. Kaka yapmadı sanıp uzun süre aynı bezle tutmamak gerekiyormuş, ciddi ağlama sebebi.
8.Her an uyuyabilir. İstediği kadar uyuyabilir.Gündüz uyumazsa gece uyur,gece uyumazsa gündüz uyur diye bir şey de yok.Bazen ikisinde de uyumayabiliyor. Bazen saatlerce uyuyabiliyor. O anların kıymetini bilmek lazım. Mesela aşı uyuturmuş. Bilseydim geçen cumartesi gezmeye giderdik.
9.Uykuda garip sesler çıkartabiliyor, mıyıklıyor, geriniyor, hemen ağlıyor diye paniğe kapılıp kucağa almamak gerekiyormuş.Uyanmayacağı varsa da uyanıyor işte o zaman. En fazla sırtına bir iki pış pış o kadar.
10.Bazen tek uyumak istediği yer annesinin kucağı oluyor, bazen yatağı, bazen salondaki kanepe, sinyallerini iyi anlamak gerek. Anne kucağı tek uyuyacağı yerken yatağa koymak her şeyi baştan başlatıyor ki pek can sıkıcı. İlk günlerde kucağımda uyuyunca, yaşasın uyudu diye yatağa koymak için can atan ben şimdi kucağımda uyusun da izleyeyim diye can atıyorum.
(Sanırım ilk çocuktan hemen sonra ikinci çocuğu isteyenler de böyle bir bunama yaşıyorlar çektikleri tüm eziyetleri unutup ikinciye hamile kalıyorlar. Ne garip yaratıklarız....)
11.Kendimizi de unutmadan, ilk zamanlarda anneye gelen "Sadece ben bakmalıyım, en iyi ben bakarım..."duyguları biraz bayatmış ve anneyi yorup depresyona sürüklemekten başka bir şey yapmıyormuş. Evde ne kadar çok "gerçek" yardımcı insan o kadar büyük şans. O yüzden az da olsa bir dışarı çıkmak, en kötü markete gitmek bile insanı düzeltiyormuş. Uçaklarda dedikleri gibi önce kendi maskenizi sonra çocuğunuzunkini takınız.

19 Ağustos 2010 Perşembe

dizi dizi diziler hasta olan iniler

taze düşmüş dizilerden iki örnek:


Sherlock: Çok şahane olmuş. Öyle böyle değil baya baya şahane. Coupling'in yaratıcısı modern zamanlara uyarlamış Holmes ve Watson'un hikayesini. Her bölümde Holmes'un kitaplarından birinin güncellenmişi var, yaklaşık 1,5 saat sürüyor ve şimdilik 3 tane var. Hikaye çok akıcı uyarlama harika. "Watson kesin Sherlock'a veriyodur abi" geyiğine güzel göndermeler var. Olmuş demiş miydim?


Rubicon: Bu şey böyle. Nasıl anlatsam. Hani arkadaş ortamında çok gelecek vaadeden bi adam vardır. Alır yürür bu herif dersin de böyle başarılı olayazmaktadır sürekli ama hala kopamamaktadır bi yandan da. Öyle bi tat bırakıyor. Amerikan Hükümetinin şifreleri komplo teorilerini falan çözen gizli biriminde çalışan egzantirik bir adamı anlatıyor. Böyle bilmeceler bulmacalar dil üstünde kaydırmacalar. Yani hikaye iyi gibi, umut da vaadediyor. Ama yani sanki tuzu mu az olmuş domatesi mi bayatmış böyle bi dilin kenarında eksik bi şey bırakıyor. Ama olacak gibi, daha erken. İzlenmeli.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Baby Blues diye bir şey varmış kimse bana dememiş

Hiç hissettirmeden başlıyor. Doğurmadan 1-2 hafta kadar önce. İşe gitmeyi bırakmışım, yeni evimize yerleşme hazırlıklarını tamamlıyoruz. Hava da serin mi serin, hamileliğim süper geçti darısı anneliğime duaları arasında bir sabah uyandım ki, finallere çok az kalmış ve ben daha hiç bir konuya çalışmamışım gibi hissediyorum.
Daha bebek nasıl tutulur onu bile bilemiyorum, bir de faydası olur belki diye üye olduğum emzirme konulu bir gruptaki kadınların e-mailleri iyice moralimi bozuyor, emziremezsemi hiç aklına getirmemiş ben birden paniklere kapılıyorum. What to Expect The First Year kitabını okumaya çalışıyorum ama hiçbir şey aklımda kalmıyor. Annem yaparken öğrenirsin, halen kitap mı okuyorsun diyor. Derken 3 hafta geçiyor ve bir bakıyoruz o gün geliyor.
Epidural sezeryanla ilgili hiçbir şey okumayıp izlemeyerek ne kadar iyi bir şey yaptığımı anlıyorum Cuma saat 10da. Beni ameliyathaneye götürenler de, epidurali yapanlar da, doktorum da, hasta bakıcılar da herkes ama herkes yaptığı işlemleri bana anlatıyor. Sanki ben yeni doğmuş bir bebeğim ve bu dünyaya alışma aşamasında bana yapılanları bilirsem daha mutlu olacakmışım gibi.
Sonra belden aşağım uyuşuyor ve MOS yanıma geliyor. O geldikten 10 dakika sonra 9 aydır beraber yaşadığım oğlumu ve plesantamı benden alıyorlar. Alıyorlar da sanki çöpe mi atıyorlar, plesantayı evet ama ADS'yi kucağıma veriyorlar. En mutlu anımız...
Ama işte ne oluyorsa ondan sonra başlıyor, ilk gece bunu ben mi içimde taşıdım ve doğurdum. Bu benim mi, ne kadar da güzel, aman ona bir şey olursa demekten, kaşını gözünü burnunu incelemekten gözüme uyku girmiyor. Teyzem uyu artık diyor, hemşire o uyurken uyuyun yarın bu kadar çok uyumayacak diyor. Aman olmuyor ilk gece bir dakika bile uyuyamıyorum.
Ertesi akşam denilenler oluyor, kendini halen ana rahminin sıcaklığında hissetmek isteyen yenidoğan benden ayrılmıyor. Emiyor, uyuyakalıyor, yatağına koyuyorsun uyanıyor. Kucağımda uyuyor, yatağına alıyorsun ağlıyor. Bebek odası imdadımıza yetişiyor da bir iki saat uyuyorum ama sersem gibiyim. 2. gece de sabahı buluyor. Bu sefer de bir şey olsun da bir gece daha kalalım hissi basıyor. Hem burda her şeyi onlar yapıyor, eve gidince nasıl olur ki paniği başlıyor. Ama nafile, doktorum geliyor sizi taburcu edelim artık diyor.
Akşamüstü evimize varıyoruz, ADS araba koltuğunda pek mutlu mutlu uyuyor. Eve varınca koltuğunu salona koyuyoruz, ona bakınca başlıyorum ağlamaya.
-Neden ağlıyorsun?
-Bilmiyorum...
-Nasıl bilmiyorsun.
-Bilmiyorum işte elimde değil.
İki hafta sürecek repliklerin ilki eve geldiğimiz ilk gün başlıyor.
Aşağı inme üşütürsün diyorlar, sinir oluyorum ağlıyorum. İki gün aynı odada oturuyorum, sıkıntıdan ağlıyorum. Tam uyutuyorum, ah benim güzel oğlum diye sevmeye geliyorlar, ADS uyanıyor, ben ağlıyorum, uyandıranlara gıcık oluyorum. Bu niye ikide bir kaka yapıyor diyor babası, ağlıyorum. Sana benziyor diyorlar, ağlıyorum. Saat 5 oluyor, ağlıyorum. Teyzemle kuzenim 1. haftanın sonunda eve dönüyorlar, ağlıyorum. MOS 2 hafta sonra işe başlayacak diye, ağlıyorum. Annem yemek yapmaktan yoruluyor diye ağlıyorum. Altını değiştirirken üzerime işiyor, ağlıyorum. Tam yemeğe oturuyorum, uyanıp ağlıyor, ben de ağlıyorum. Bir gece çok uyuyor, az emiyor, göğüsler şişiyor, sütler akıyor, ağlıyorum. Süt sağmam gerekiyormuş, ağlıyorum. Bir gece çok emiyor, az uyuyor, ben uykusuz kalıyorum, ağlıyorum. Ben gazını çıkaramıyorum, annem çıkarıyor, ben niye yapamadım diye ağlıyorum. Uyurken çok şeker oluyor, ağlıyorum. Kimseyle konuşmak istemiyorum, çünkü millet hayırlı olsun dedikçe ağlayasım geliyor. Telefonları zaten açamıyorum ama sonra da kimseyi geri aramıyorum. MOS sevinçle tebrikleri kabul ediyor, ben ağlıyorum. Fotoğraflarına bakıyorum, ağlıyorum. Zırta pırta ağlıyorum.
Elif Şafak'ın daha evli bile değilken alıp okuduğum ve hiçbir anlam veremediğim Siyah Süt kitabını kütüphaneden bulup tekrar okuyorum. Baby blues kısmı aynı ben...What to Expect kitaplarıma bakıyorum, evet orda da anlatmış. Sebepsiz her şeye ağlama hali, değişen ruh halleri, etrafla sürekli tartışma, anksiyete, eleştirilere aşırı duyarlılık ... vs. vs. Ama işte ben biliyordum, çalışmadığım yerden soru geleceğini biliyordum.
Bir de üstüne üstlük hamileliğimde ADS'de bulunan sorun devam ediyor çıkıyor, iyice ağlıyorum. Ne zaman ki, tetkiklerin sonuçları temiz çıkıyor ve biz her şeyi güçlü ve dayanıklı oğlumun az ağlaması sayesinde hallediyoruz, baby blues beni terkediyor. Belki 2 haftalık süresi doldu diye, belki ben farkına vardığım için, belki sağlıklı olmanın verdiği sevinçle gidiyor ama gidiyor.
Baby blues depresyon demek değilmiş, halk dilindeki lohusalık olsa gerek. Hormonların alt üst olmasından olurmuş. Eğer 2-4 haftadan fazla sürerse postpartum depresyona dönüşmüş demekmiş. İşte bu yüzden lohusa yalnız bırakılmaz lafı çok doğruymuş. Yanımda soğukkanlılığı ile teyzem, süper yemekleri ile annem, bana tatlılar yapan kuzenim ve benim tüm hormon seviye değişikliklerime tahammül eden ve beni ne kadar iyi bir anne olduğum konusunda motive eden MOS olmasaydı baby blues geldiği gibi gitmeyebilirdi.
İyiki oğlan doğurmuşum...

6 Ağustos 2010 Cuma

Peki Peki Anladık Her Şeyi Sen Bilirsin

Malum her annenin çocuğu ile maceralarını anlattığı bir blogu var. Benim burayı öyle bir bloga çevirmeye niyetim olmadığı gibi bunun için ayrı bir blog yapmaya da hiç niyetim yok. Ancak bu bloglardan bazılarını, biraz komik gelmekle birlikte ne var ne yok diye, ADS uyuduğu zamanlarda ben de uykuya dalmadan önce iPhone'dan takip ediyorum.
Bu aralar hararetle sezeryan ve normal doğum tartışmaları dönüyor. Bir grupta da emzirme konuları.
Nedense bana hep güçlükleri olan yolu seçenlerin kendilerini çok ulvi olduklarını cümle aleme duyurma ihtiyaçları ve o yolun en iyisi olduğunu diğerlerine dayatmaya çalışmaları, diğer bütün yollara da çaktırmadan da olsa "tu kaka" demeleri çok komik ve acınası gelmiştir. O tip insanlardan uzak durmaya çalışırım hep. Mesela vejeteryanların çoğu böyledir, et yiyenlere adeta katil muamelesi yaparlar lafları ve bakışlarıyla. Hayvanları deli gibi sevenler ve elindekini avucundakini onlara yatıranların bazılarında da vardır bu üstten bakış. Tamam ben de hayvanlara zarar verelim, onları dışlayalım demiyorum ama yemek yerken etrafımda kedilerden veya sürekli bir köpek tarafından yalanmaktan hoşlanmıyorum. Cani miyim yani şimdi ben?
Bu hor görme normal doğuran kadınlarda da var işte, sezeryan ile doğuranları hakir görme, tüh normal doğuramadın mı, hay aksi, oysa ki bebek için sezeryan çok zararlı, en iyisi normaliydiiiii...
Ya da emzirmek istemeyenlere karşı olan tavırlar: Emzirmemek mi, biberon mu? Oh mon dieu, 9 ay ben bunu hayal ettim, sen nasıl olur da emziremezsin. Çocuğunun bağışıklık sistemi gelişemeyecek. Vajinal doğum çok zor, çok korkutucu olabiliyor kimi insanlar için ne var bunda veya emzirmek zor geliyor olabiliyor. Bunları anlamamak neden bu kadar zor, anlamaya çalışmak da ne kadar gereksiz. Tersine ikna etme çabaları ne kadar sığ. Sanki onun çocuğunu doğuruyor, sanki onun çocuklarını emzirmiyor...
Oysa bu hayatta, değil mi ki her şeyin her bir insan için olabilirliği var, o yüzden her insanın başına gelen her şey normal bence. Konuşulan ve yazılanların gerisi boş laftan, kendisinin nasıl da doğru bir hayat yaşadığının mastürbasyonunu yapmaktan başka bir şey değil. Herkes nasıl mutlu olacaksa öyle yapmalı ve bundan dolayı da hor görülüp kınanmamalı.
Özellikle de bence dünyanın en zor işi olan çocuğunu yetiştirirken.
ADS acıktı emzirmeye gidiyorum ohhh ne kadar müthişşşşşş....

2 Ağustos 2010 Pazartesi

o neydi


seyirciler salondan dayak yemiş gibi çıkıyorsa büyük ihtimalle iyi bir filmdir o..