15 Nisan 2007 Pazar

Öpsün Seni Oldboy

Ankara film festivali başladı Cuma günü..hemen 2 film attık..ilki Go Master diye Çinli bir go oyuncusunun hayatını anlatan biyografik bir film..Go oyununa meraklı olanlar için ilginç gelebilir..Japonya-Çin çatışmalarının olduğu dönem dışında çok ilgimi çekmedi benim..filmden sonra Alman elçiliğinin kokteyline rasgelip vodkaları yuvarladık..Nur Sürer filan da gelmiş festivale..Yaşına rağmen hoş kadınmış kendisi, görmüş olduk..

Cumartesi akşamı da son dönemdeki favori yönetmenlerimizden Chan-Wook Park'ın son filmi I'm a Cyborg but it is Ok i izleme şansına eriştik..önceki filmin aksine salon full çekmiş..Old Boy ve Vengenance serisiyle amcam anlaşılan fankılap yaratmış kendisine..elimizde Old Boy 2-Disc Limited Edition (uygun fiyata ilerde okuturum bunu) ile girdiğimiz film açıkçası benim beklentilerimi tam karşılamadı..Ne biliyim deli gönül Kore filmi görünce şiddetsiz yapamaz oldu heralde..Ama yine de her türlü orjinalliği ve yaratıcılığı bünyesinde barındıran biraz duygusal biraz romantik çokca şizofrenik bir film..Hikaye ve karakterler oldukça başarılı..Hele akıl hastanesindeki hastaların hemen hepsi ilgi çekici tipler tek tek anlatmıyım şimdi..Müzik seçiminde de Park efendi yine valslerden gitmiş iyi etmiş..

Bu arada akıl hastanesinde, kendini tüm yaşanan olayların sorumlusu hisseden bir hastayı canlandıran arkadaşımız Old Boy'da dişleri Dae-Su tarafından kerpetenle sökülen herifmiş..Hepsi çekik gözlü anlayamadık tabii..

14 Nisan 2007 Cumartesi

80'lerden Tiksiniyorum

Cılkı çıkan herşey gibi 80ler manyaklığı da gayet masumane başladı. "Bak abi hatırladın mı" diye arkadaşların dinlettiği Final Countdown, Take On Me vs., radyoda Bananarama-Venus'u duyunca huşu ile yavaştan sesi açmalar, TRT de Pop Saati denk geldiyse Relax'in klibini seyretmeler. Ahh ulan çocukluğum ilk gençliğim diye içleniyordu insan. Ama zamanla olay zıvanadan çıktı. Artık radyoda zaman zaman değil zırt pırt 80ler şarkıları duyuyoruz. Samantha Fox Türkiyeye geliyor (para verip de o konsere gidenin aklına turp sıkayım). Ne tarafa dönseniz fazlalıklarınız bir 80ler partisine çarpıyor (gerçi horatio da oldies but goldiese gitmiş ama ortam iyiydi diyo). Yeni çıkan şarkılar da ya 80lerdeki bi şarkının coveri ya da içinden pacman sesleri falan geliyor. Moda bile seksenler oldu. Kızlar eteğin altına tayt giyiyor. Ne ki bu şimdi, ya etek giy ya tayt giy. Kimin hoşuna gidiyor ki bu ikili, bize zamanında temizliğe gelen teyze de eteğinin altına eşortman giyerdi o da mı seksi yani. Emrahın annesi temizlik yaparken sıyrılan eteğinden gaza gelen Salih Kırmızı gibi benim de mi bir şeyler yapmam gerekiyordu temizlikçi teyzeye. Sinirlendim bak elim ayağım boşaldı.


Neyse efendim sözün özü, bu seksenlerden sıtkım sıyrıldı benim. Big in Japan'in introsunu duyunca maziye değil sinir krizlerine dalıyorum. Saç bantlı kızlar görünce o bantla boğazlamak istiyorum kendilerini. Bakın burdan açık söylüyorum eğer MC Hammer şalvarı da moda olursa alır başımı gider dağlarda inzivaya çekilirim. Sene 2020'de 2000leri hatırlayalım derlerse neyi anacaklar onu merak ediyorum, biz bi 10 yılı 80leri anarak geçirdik çünkü.

9 Nisan 2007 Pazartesi

Güneşli Pazartesiler

Öğlen Karumda neskafe..sonra kebapçıda yaş üzüm Efe..içli köfte,fındık lahmacun,ali nazik..öğle rakısının yanında çay da iyi gider..arka masada yaşlı hanımlar,sohbetler bizim oğlan sizin kız..garson bizim hesap..boş sokaklar,işsiz güçsüz takılmak,la dolce vita..fellini filmleri geliyo ankaraya..bi de program koysalarmış keşke içine..İyi denk getirmişiz 1 haftalık izinde hem film hem müzik festivali..cafe des cafe..latte..shades'te süleymanla plak,cd muhabbeti..ulan kanka oldun sanki adamla..Ankara yaşanılır şehirmiş aslında..izne çıkınca farkettim..kadınlar matinesinden çıkıp alışveriş merkezlerini talan etmek istedim yanımdan tayyörlü kadınlar,takım elbiseli erkekler yürürken..ilerde bir gün evlensem hanım çalışsın ben evde takılıyım..Murakami abimiz gibi..
Pazartesi boş boş gezmeyi seviyorum bee..

Uzun Yoldan Nameler İnlesin Dursun

Uzun süreden sonra herbert kulunuz yine Ankara’da. O yüzden Ankaralı kızlara gelsin bu şarkı:



Korkmayın beni ziyadesiyle bayan Ankara-İstanbul kıyaslamasına girmeyeceğim. Kimse de girmesin lütfen yumurta tavuk hikayesine döndü artık.

Kim bilir kaçıncı defadır geçtiğim yolda bu sefer yalnız yolculuklarımdan biriydi. Yalnız yolculuklarımın ertesi günü genelde sesim kısılır çünkü gırtlağımı söküp ciğerimi direksiyona çıkaracak şiddette şarkı söylerim yol boyu. Camları titretip kargaları ürkütecek tiksinçlikteki sesimi sergilemekten pek kaçınmasam da (karaoke bile yapıyorum utanmadan) etraftakilere kalıcı duyma bozukluğu vermeden gönlümce şarkı söyleyebileceğim tek yer araba. Banyo sınırlarını bile aşıyorum çünkü. Zaten banyoda söylememin de pek bir anlamı yok, ekoyla düzelebilecek çatlaklığı çoktan aşmış durumda sesim.

Bu sefer öyle olmadı ama. Aynı şarkıları dinlemekten sıkıldığımı fark ettim ve ne zamandır dinlemek istediğim 4 yeni albümü aldım yanıma, yol boyu onları dinledim. Biraz onlardan bahsetmek istedim:

Mika-Life in Cartoon Motion


Herhalde artık Grace Kelly ile Mika’yı duymayan kalmamıştır. Herkesin dediği gibi biraz Freddy Mercury biraz Robbie Willams tadı bırakıyor damakta. Ama albümün genelini dinleyince hiçbirini taklit etmediğini görüyor insan. Evet ikisinden de esintiler var ama freddy için fazla pop, robbie için fazla detaylı ve cilveli olmuş. Cidden uzun süredir duyduğumuz bir şeye benzemiyor. İnsanı şöyle alttan alttan fıkırdatan, çok neşeli, tekrar dinleten tertemiz şarkılar. Lolipop, my interpretation ve relax de hoş ama hiçbiri grece kelly kadar çarpıcı değil, bunu da belirteyim. Herkeste olmalı, neşelenmek istedi mi dinlemeli.

Devotchka- How It Ends

Pek duyulmayan ama gayet başarılı bir grup Devotchka. Adlarını Clockwork Orange dan almışlar, Rusça genç kız gibi bir anlamı var. Little Miss Sunshine ı izlediyseniz ordaki şahane şarkı da bu grubun. Değişik bir duruşları var. Şarkılarda balkan sesleri duyuyor insan (veya ben gaipten duyuyorum). Pek balkan müziği sevmem, Goran Bregoviç hayranlarına da uzaktan sempati beslerim. O yüzden biraz uzak durdum ama orijinal şarkılar olmuş. Dinlenilmeli. Birkaç dinlemeden sonra başka bakacak sanki insan.

Joss Stone- Mind, Body & Soul

Çok da yeni değil aslında bu. Joss Stone 15 yaşında çıktığında vay be dedirtmişti. Klasik soul müziği çok severim, ama içine R&B hele hele hiphop katılınca çok afedersiniz bir yerimi ellemişler gibi oluyorum. Joss’un özelliği hem böyle tüyleri diken diken eden bir sesi olması hem de eski stil saf soul söylemesi. Bu albüm de gayet şahane olmuş. Right to be Wrong, Spoiled ve Less is More favorilerim. Gece yolda giderken dinlenilmeli, “ah ulan mualla yapılır benim gibi adama bu” denilmeli içten içe (mualla burada cins isim, yerine ne isterseniz koyabilirsiniz)

The Fray- How to Save a Life

İşte bu harbiden güzel bir adult alternative albüm olmuş. Önce coldplay’e mi benziyor acaba diye düşündüm ama o kadar tekdüze değil, hangi parça nerde başladı nerde bitti anlaşılıyor. Piyanonun çokluğundan öyle geldi herhalde bana. Sonra acaba starsailor mu dedim ama tam onlar gibi de değil (starsailor daha iyi onu da belirteyim). Neyse kimseye benzetemesem de çok beğendim, kelli felli, dinleyince doyuran güzel bir sürü şarkı olmuş. Helal diyorum. How to Save a Life ve over my head şahane şarkılar. Ama How to Save a Life ın klibi hiç olmamış, esra ceyhan’la axl rose’un bi çocuğu olsa aynen bu klip gibi bir şey olurdu, o kadar çorba yani.

5 Nisan 2007 Perşembe

Major Tom

İnsanın en daraldığı zamanlarda bazen en alakasız şey elinden tutuyor.
Bu sefer de bir şarkıdan bir cümle oldu bu. Yıllar önce dinleyip çok sevdiğim, sonra C.R.A.Z.Y. filmiyle yeniden keşfettiğim bir şarkıdan bir cümle.



Planet Earth is blue, and there is nothing I can do...

Bugün aslında dündü

Bugün işe gelirken farkettim ki benim için her sabah birbirinin aynısı. Apartmandan çıkıyorum ve çöpçüler sokağı süpürüyorlar. Biraz ileride aynı takım elbiseli adam büyük beyaz köpeğini gezdiriyor. Sokaktan sola dönüp yokuş aşağı inerken soldaki ikinci sokaktan aynı simitçi çıkıyor bağırarak. Dokuz-on adım aşağıdaki manav yavaş yavaş tezgahını açıyor, selamlaşıyoruz. Bu sırada yol kenarında iki kızıl-sarı tüylü köpek miskinlikten bayılmış şekilde uyuyorlar. İlerideki bilgisayarcının iki ortağı bir ellerinde sigara bir ellerinde çay kaldırımda keyif yapıyorlar. Sahil yolunda yine ağır bir trafik, otomobiller, otobüsler kaplumbağa hızıyla ilerliyor.

4 Nisan 2007 Çarşamba

Joss Whedon is My Master Now

Bugün Serenity'nin tüm zamanların en iyi bilim kurgu filmi seçildiğini duyunca ben de bir post yazmaya karar verdim. Şahsen gönlümdeki Star Wars'ın yerini hiçbir şey sarsamaz. Çocukluğumda seriyi ilk defa açık ağzımın kenarından salyalar akarak izleyişim, daha sonra defalarca defalarca izlemem, Yoda'nın "do or do not. there is no try" deyişindeki karizma, Leia'nın Chewbacca'ya yürüyen halı deyişine attığım kahkahalar, sevimli Ewokların C3PO yu tanrıları sanması, "Luke I am your father"ı duyduğumdaki şaşkınlığım ve R2D2'nun gelmiş geçmiş en karizmatik karakter oluşu. Bu birikimle kimse baş edemez. Yeni çekilen her bölümü, özellikle de episode 3'ü, Godot'yu bekler gibi bıkmadan beklemişimdir. Ama şunu da belirtmeliyim ki Serenity ve Firefly da gönül köşkümde kendilerine sağlam bir yer edindiler.


Bilmeyenlere anlatayım Joss Whedon "Buffy" ve "Angel"ın yaratıcısı. O yüzden kendisiyle tanışıklığım bir perşembe öğleden sonrası Kanal-E'de (artık CNBCE tabi) Buffy'nin ilk bölümünü izlememle başladı. Açık konuşayım hala da hastasıyımdır. Bütün bölümleri seyrettim her karaktere bayılırım (Dawn isimli inek hariç). Bence Buffynin "The Body" bölümü televizyon sınırlarını aşmış, yönetmenin coştuğu noktadır. Onun kadar olmasa da Angel'ı da severim tabi. İkisi de bittiğinde epey üzülmüştüm.

Ama daha sonra Joss amcanın Firefly diye bir diziye başladığını duydum. Bu sevinç yetmezmiş gibi bir de dizinin space-western olduğunu öğrendim ki durumu 40 gün 40 gece fener alaylarıyla kutladık. Çünkü space-western adından da anlaşılabileceği gibi western kalıplarını bilim kurguyla birleştiren bir tür ve bu türün en önemli filmi (evet evet bildiniz) Star Wars. Hatta hastası olduğum anime Cowboy Bebbop'da bu yolun yolcusudur. E tabi ben ağzım kulaklarımda beklemeye başladım ama hüsran. Çünkü diziyi yayınlayan Amerikan FOX kanalı önce pilot bölümü kuşa çevirmiş, sonra da çok masraflı diye 14. bölümde kesmiş. E bu durumda bizde yayınlanma ümidi pek kalmamıştı.

Sonra Joss Whedon'ın gaza gelip dizinin hikayesini film haline getirdiğini duyduk. Serenity dizideki geminin adı. Ellerim titreyerek aldım DVD'yi ve cidden büyük bir keyif aldım. Evet space westernin bütün klişelerini kullanmış, evet Star Warsa fazla sırtını dayamış ama olsun. Buffy'den tanıdık gelen mizah orada, zaten başka ne ister ki insan. Filmi birkaç kere izlemiştim ki bir DVDci de tokat gibi inen bir şeyle karşılaştım: Firefly dizisinin bütün bölümleri. Yeni gelin hevesiyle DVDnin üstüne atlayıp cüzdanımı satıcıya fırlattığımı ve dükkandan koşarak çıktığımı hatırlıyorum sadece. Gerçekten helal dedirten bir dizi olmuş. Filmin ve dizinin DVD commentary lerini açtım. İlgimi çeken, her sahnede şöyle yapacaktık ama paramız yetmedi, böyle çekecektik ama bütçe olmadı, borçlular kapıda çoluk çocuk evde aç tadında yorumlar oldu. Resmen cebimdeki parayı yollamayı düşünüyorum, şöyle ağzının tadıyla bir film çeksin diye.

İşte Joss Whedon amcayı canım kadar seviyorum bu sebepten. Hatta kendisi için hayranlarının söylediği, önce star wars vardı şimdi joss whedon var tadındaki "Joss Whedon is My Master Now" sözüne de cani gönülden katılıyorum. Tabi George Lucas'a haksızlık etmeden. Çünkü her zaman onun padawanı olacağız.


2 Nisan 2007 Pazartesi

Nerede bu bankisliler?

Son 10 yazının 7'sini Horatio, 2'sini Mr.TGM 1'ini Herbert yazmış. Yakında blogun adını HoratioBlog yapıcam.

Oldies But Goldies

Babylon

Haftasonu Babylon'daki [duruma göre babilon ya da beybi-loon okunabilir ;-) ] Oldies But Goldies partisindeydim. Ayda bir yapılan bu partiye bilet bulabilmek için bileti günler öncesinden satın almak gerekiyor. Biletiniz olmadan parti günü Babylon'a gidip içeri girmeniz imkansız. Bu cumartesi de öyleydi. Babylon'un önündeki biletsiz kalabalık (çoğunluğu yabancı) partiye girmenin yolunu arıyorlardı.

Etkinliğin "sold out" olmasını içeride insanlar rahat dans etsin diye kapasiteden fazla bilet satılmamasına bağlayan ben kapıdan adım attığımızda vestiyerdeki 20-30 kişilik kuyrukla kendime geldim. Aynı şekilde tuvaletlerde kuyruk vardı (neyse ki biz erkekler "işimizi" 6-7 saniyede halledip çıkabiliyoruz).

Gecenin detayları özet olarak şöyleydi.
Müzik: 70'ler, 80'ler, 90'lar.
90'lardan I like to move it, Can't touch this, what is love, hatta lambada
80'lerden Take on me, walk like an egyptian
70'lerden Grease


Video: Müzikle uyumlu çeşitli görüntüler. A takımı, McGyver jenerikleri, Jim Carrey'den What is love parodisi, eski çizgi filmler, eski klipler.


İçki: Mojito içelim dedik ama pişman olduk. Efes'le devam ettik. Mojito 20 lira, Efes 7 lira.